Bir Köyün Bütün İneklerinin Fiyatı Tek Bir Otomobil Almaya Yetmiyor
Bu sabah Ardahan Çıldır ilçesi Eşmepınar köyü sakinlerinden bir dostum ile telefonda görüştüm.
Sık sık ülkede ki olup bitenler ve ekonomi ile ilgili görüş alışverişinde bulunuyoruz.
Dününcelerine ulusal yarar ekonomisinden yana olduğu için katılıyorum.
Ulusal üretim ve paylaşım ekonomisinde temel kural son faydayı kaybetmemektir.
Kodaman besleme ekonomisinde son faydadan bahsetmek mümkün değildir.
Kamu üretim ve paylaşım ekonomisini savunan ahlak soygundan anlamaz. Ekonomiyi soygun düzeni aracı olarak görenler ise kamu ekonomisi yararını ekonomi diye bilmez.
Bana köyünde yaptığı bir gözlemi anlattı. İzin istedim yazarak paylaşmak için.
Köyün tüm süt üreten ineklerinin toplam fiyatı nedir? Bu parayla bu soygun düzeni ekonomisinde ne satın alınabilir diye bir gözlem araştırma yapmış.
Köyün tüm inekleri bir otomobil alabiliyormuş.
İşte dananın kuyruğunun koptuğunu gösteren sonuç budur.
Köylü ulusun efendisi olmaktan çıkmış. Metal çöplüğe dönen ülkede ithal otomobil fiyatı küresel ve yerli işbirlikçi kodaman beslemek adına sürekli artıyor.
Şehirde yaşayanlar otomobili bir ihtiyaç olarak değil yatırım aracı, zengin olma aracı olarak satın alıyorlar. Cebini dolduran artan enerji ihtiyacı ile birlikte otomobil üreten, satan, aynı zamanda akaryakıt toptan satın alan, perakende de satan, parası olmayana karşılıksız para basma hakkını banka sahibi olarak finanse eden ve faiz geliri elde eden holdinglere Türk ulusu adeta köylüsü ve şehirlisi ile birlikte soyduruluyor.
Denebilir ki bu talep olduğu müddetçe bunu eleştirmek anlamsızdır.
Yukarıda anlattığım gerçek bu denizin suyunun kurulduğunu gösteriyor.
Dört kişilik bir ailenin dört otomobili, bilmem kaç evi ile bu soygunu finanse eden kimse
Dinlenmek için çıktığı seyahatten Eylül sonlarına doğru daha yorgun ve bitkin olarak Kahire'ye döndü. Damadı Muhittin Bey'e yazdığı 27 Eyül 1935 tarihli mektubunda, "Ben çok ihtiyarladım, çok zayıfladım. Hiç dermanım yok. Tebdil-i havadan hiç müstefit olamadım. Bakalım Allah ne gösterecek?" diyecektir¹⁸⁶. Aralık 1935'te çekilen bir fotoğrafını Abbas Halim Paşa'nın kızı Prenses Emine Hanım'a gönderirken arkasına şunları yazacaktır:
Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim...
Ne saadet, hani ondan bile mahrumum ben.
Daha bir müddet eminim ki hayatın yükünü,
Dizlerim titreyerek çekmeye mahkumum ben.
Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,
Bana çok görme, İlâhî, bir avuç toprağını!..
Muhtemelen aynı fotoğrafı bir başka dostuna gönderirken arkasına başka bir kıta yazacaktır. Bunlar ölümün ayak seslerini duyan şairin kendisiyle son latifeleşmeleri, dostlarına son işaretleri gibidir:
Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiçbiri yok!
Sen mi kaldın, yalınız kafileden böyle uzak?
Postu sermekse merâmın yola, serdirmezler;
Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.
Memleketine olan hasreti iyice artmıştı. Mısır'da ölmekten, orada kalmaktan da korkuyordu. Nihayet 1936 yaz başında (17 Haziran) İskenderiye'den bindiği vapurla İstanbul'a döndü. Tabiri caizse naaşını alıp vatanına gelmişti. Eşref Edip'in naklettiğine göre karşılayanlardan birinin "nasılsınız Üstad?" sorusu üzerine. "İşte gördüğünüz gibi, canlı cenaze" diyecektir¹⁸⁷. Karşılamaya gelenler, muhtemelen takipten çekindikleri için iki elin parmakları kadardı.
Orada bulunanlardan biri, o yıllarda Askeri Tıbbiye talebesi olan Fethi Tevetoğlu anlatıyor:
"17 Haziran 1936 Çarşamba günü, bir Mısır-İngiliz kumpanyasına ait, Mısır bandıralı, beyaz renkli Muhammet Ali el-Kebir gemisi ile Galata Rıhtımı'na yanaşmıştı. Geminin
Yorulan bir varlıktır insan yorgunluğu hayra
Yorulmayan,yoruldum Tanrım saçlarım da
Alışan bir varlıktır insan alışmakla cezalı
Unutan hem unutuluşu ezbere alan
Soyguncu Sermaye ve Siyaset İlişkileri
Son günlerde ülkemizin sorunu sermayenin emeği, ülkeyi soyması olduğu halde bir holdingin yaş günü bu ülke de herkesin kutladığı bir görüntü olarak kitle imha silahı medya tarafından sunulması bilinçli kötülüğü aklamak adına bir çabaydı.
Son çeyrek yüzyılda başta Tüpraş olmak üzere enerjide toptancı ve perakende satış gücü mevcut siyasi yönetim tarafından adeta bu holdinge tekel tehdide dönüşme fırsatı sundu.
Siyaset ile sermayenin kavgası danışıklı dövüş oyunudur. Siyaset toplumdan yetkiyi alır sermaye planlarını halka hizmet diye satar. Ülkenin doğal kaynakları ve emek sermaye tarafından sömürge edilir.
Sözde planlı ekonomi olduğu dönemlerde bile bu küresel destekli soyguncu sermaye korunmuştur.
Planlı kamu ekonomisinde tekel sektör oluşturmak mümkün değildir.
Bu holding minibüs satarak zengin olsun diye metro ile elli yıl gecikmeli o olanağa sahip olabildik.
Yine biz oluruz vb bayileri aracılığıyla verdiği mesajlar oldukça üzücüdür.
Sermaye kanlı askeri ve sivil darbelerle zengin edilmiş utanmazlığın zirvesidir.
Bunların siyasette, medyada ve algı operasyonu aracı olarak kimsenin farkında olmadığı lobileri vardır.
Holding iktisatçıları ve bilgisini, emeğini satan uzman kadroları vardır. Devletin içinde bürokrasi de kullandıkları unsurlar vardır.
Çünkü ele geçirdikleri sektörler para basarak sermeyeye sermaye katan sektörler olup bu gücün hukuk içinde tekel oluşturmayacak, siyasete ayar vermeyecek toplumu soymaya ve bu tür güç gösterileri yapamayacak bir düzeye düşürmek gerekir.
21 Aralık 2015 tarihinden bugüne sermayenin karanlık sicil geçmişini ve son on yılda ki tutumunu takip ediyorum.
Çok daha sinsi ve kötülük üretme çabası içine girdiler.
Bunu hem içeride siyaset ve dış bağlantılar ile yapıyorlar.
Türkiye
1 Eylül 1936'da Mersin'de doğdum. 10 yaşımda politikaya atılıp Demokrat Parti'nin flamasını salladım. 14 Mayıs 1950'de Demokrat Parti'yle iktidara geldim, ancak iktidar sefam çok kısa sürdü. 1953'te falan iktidarla yollarım ayrıldı. O gün bugündür muhalefetteyim, akıntının ters yönünde kürek çekiyorum, dam yuvağını yokuş yukarı götürmeye çalışıyorum.
27 Mayıs'ın olduğu yıl, yükseköğrenimim sona erdi. Bir süre öğretmenlik yaptım.
Albay Talat Aydemir'in 21 Şubat 1962 ayaklanmasında, Polatlı Yedeksubay Topçu Okulu'nda öğrenciydim. Komutanlık kapısında, geceleyin, nöbetteydim. Sabahleyin, elde silah Ankara'ya gönderilmeyi bekledik. Tarafımızı elbette bilmiyorduk.
Albay Talat Aydemir'in, 20 Mayıs 1963 ayaklanmasında, Bornova 57. Er Eğitim Topçu Tugayı'nda teğmen rütbesiyle takım komutanıydım. O gün de kışladan dışarı çıkmadık, çıkarmadılar.
1965 ve 1966 yılları hayatımın dönüm noktasıydı. Paris'te ek öğrenim görüyordum.
12 Mart'ta, TRT Televizyonu'nda çalışıyordum, 11 Ağustos'ta gözaltına alındım.
12 Eylül'de, Cunta'nın çıkardığı "Emekli ol, yoksa ben emekli edeceğim" yasasıyla TRT'den uzaklaştırıldım.
1982'den sonra çeviri yaptım, Can ve Telos yayınevlerinde editör ve yayın yönetmeni olarak çalıştım. Yayımladığım yabancı yazarlardan ikisi Nobel Ödülü aldı.
2 Ocak 2000 ile 1 Nisan 2012 tarihleri arasında Hürriyet gazetesinde "Köşe Yazarlığı" yaptım. Bu süre içinde, "Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Röportaj Başarı Ödülü" (2001) ile "Bülent Dikmener Özel Jüri Ödülü"ne (2004) değer görüldüm.