1990'larda hukuk düzeninin büyük garabetleri vardı. Fakat yine de bu kadar şirâzesi kaymış ve feleği şaşmış değildi.
Siyasî vak'alar, âdi vak'alar patlamıştı. DGM adında bir darbe mahkemesi Demokles'in kılıcı gibi tepede duruyordu O kaldırılırsa ülke yıkılır, bölünür, ufalanır zannediliyordu. DGM, hem siyasî vak'alara, hem organize suçlara bakıyordu. Şöyle bakıyordu: "Siyasî geldi mi içeri at, organize geldi mi yolunu bul!"
Rüşvetin kralı dönüyordu. En büyük uyuşturucu kaçakçıları, suç makinesi mafya babaları bir kapıdan giriyor, diğerinden çıkıyordu.
"İş takipçiliği" denilen bir meslek(!) ihdâs edilmişti. Daire parasına "ipten adam alıyorlardı." Vasıfsız bir tip (sonradan avukat) mahkemesi, Ankara ayağı hiç fark etmiyor, hepsini elden geçiriyordu. "Siyasî olmasın yeter" diyordu.
Ama yine de az çok bir mantığı vardı. Şunu yaparsan tutuklanırsın, bunu yaparsan tahliye olursun, şunu işlersen bu kadar yatarsın diyebiliyordun hâlâ.
Hukukun şirâzesi tam olarak 28 Şubat'ta kaydı. Komutanlar gelip hakîm ve savcılara, "İslâmcıları yok edin" fetvaları vermeye başladılar. Bir taş atmış 14 yaşında gönüldaşımız, bir taşı atmaya çalışmış 15 yaşında gönüldaşımız, idâm, müebbet almaya başladılar.
Gazeteciler, vakıfçılar, belediyeciler, öğrenciler hepsi hapsi boyladı. Yıllarca çıkmayı bırak, yargılanmadan tutulanlar oldu. "Tuttuğunu içeri at" yasası gelmeden geldi.
Sonra Fetocular çıktı, hukukun daha da içine ettiler. Büsbütün pervasızlaştılar, rüzgârına dokunanı hapse attılar. Gerekçe ve delil uydurdular. Genelkurmay başkanını "terör örgütü lideri" diye mahkûm ettiler. Gerisini siz hesap edin.
Bu ikisinden sonra kimsenin bozmasına gerek kalmadan her şey baş aşağı gitti. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi bile olmadı. Hep daha fazlası çıktı.