Cumhuriyet'in elindeki en büyük sermaye ve mülk havuzu tekkelerden ziyade, giden Rum ve Ermenilerden kalan Emval-i Metruke (Terk Edilmiş Mallar) idi. Anadolu’daki devasa zeytinlikler, tütün depoları, un fabrikaları, maden imtiyazları ve İstanbul’un en lüks konakları devlet eliyle elitlere transfer edildi. Bu mülkler, yeni rejime sadık, Ankara ile bağı iyi olan Türk-İslam kökenli eşrafa ve bürokrat ailelere (işte o meşhur Paşa dedelere) yok pahasına ya da tahsis yoluyla dağıtıldı. VIII. Henry’nin Katolik mülklerini "Gentry" sınıfına dağıtıp sadakat satın almasıyla bu durum mantık olarak birebir aynıdır. 1920’ler ve 30’lar boyunca şeker, kibrit, alkol, liman işletmeleri gibi en kârlı alanlarda devlet tekelleri kuruldu. Ancak bu tekellerin bayilikleri, işletme hakları ve ticaret imtiyazları sıradan halka değil, bizzat meclisteki mebuslara, eski paşalara ve onların kurduğu şirketlere verildi. 1924’te kurulan Türkiye İş Bankası, bu "Milli Burjuvazi" projesinin finans motoruydu. Bankanın kurucu kadrosu ve hisse sahipleri doğrudan kurucu bürokratik elitti. Banka, devletten imtiyaz koparan bu yeni Türk iş adamlarını (ve iş adamlığına soyunan bürokratları) fonlayarak bugünkü dev holdinglerin ilk nüvelerini oluşturdu.
O dönem bizzat Atatürk’ün de sıklıkla vurguladığı "Bizim de milyonerlerimiz olmalı" hedefi doğrultusunda, ticaret odaları ve devlet ihaleleri tamamen bu yeni elit sınıfı palazlandırmak için kullanıldı. Cumhuriyet, aristokrasisi olmayan bir toplumda kendi burjuvazisini, kendi askeri-bürokratik kadrolarının içinden ve onlara yakın duran yerel eşraftan türetti. Bugün Türkiye’de "eski para" (old money) olarak bildiğimiz, sanayinin ve finansın başını çeken pek çok köklü ailenin soy ağacını geriye doğru kazıdığında, altından ya erken dönem bir Cumhuriyet mebusu, ya bir