"Aslına bakarsan Devin, yaşlandıkça zaman algısının değişebilir olmasını açıklayan çok daha basit bir model var. Oran modeli dedikleri bu kavrama göre, örneğin iki yaşındaki bir çocuk için geçen bir yıllık zaman dilimi, dünyada var olduğu ömrünün yarısına karşılık gelmekte. Oysa yirmi yaşındaki bir kişi için bu bir yıllık süre ömrünün sadece 20`de biri demektir. Yani çocuk için %50 uzunlukta hissedilen şey, yirmi yaşındaki kişi için %5 uzunlukta hissedilir. O nedenle çocukken zaman daha uzun sürmüş gibi algılanır. Bu arada insanlar her ne kadar yaşlarını 30`lar, 40`lar gibi on yıllık süreçlerle tanımlasalar da bu modele göre durum logaritmiktir ve sınıflandırma çok daha farklıdır. 10 ile 20 yaşlar arasında hissedilen zaman 20 ile 40 yaşları arasında hissedilen zamana eşittir. Daha da kötüsü 40 ile 80 yaşları arasında hissettiğin zaman da bu süreye eşittir. Yani her ne kadar korkunç bir haksızlık gibi gözükse de oran modeline göre gençliğindeki 10 yılın hissedilen zamansal karşılığı yaşlılığındaki 40 yıla karşılık gelmekte."
5 yıl önce dünyada her 130 bebekten birinde görülen otizm, 2012 yılında açıklanan rakamlara göre; 88’de 1’e yükseldi. Amerika’da paylaşılan yeni veriler; bu yıl her 68 çocuktan birine otizm teşhisi konulduğunu gösteriyor. Son 10 yıla bakıldığında, otizmin katlanarak arttığına şahit oluyoruz. Araştırmalar, beyaz ırkta ve erkek bebeklerde sayının çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Ama daha da dikkat çekici olan bir sonuç var ki, bu otizme bakış açımızı tamamen değiştirebilir. Uzun yıllardır yapılan incelemeler değerlendirildiğinde, otizm spektrumundaki hızlı artışın beraberinde, ortalama seviyenin üstündeki bir zeka seviyesini de getirdiği görüldü. Bu oran 2012 yılında %30’lar civarındayken, artık %50’ye dayandı.
1920’ler ve 30’lar Graft ve Hindenburg gibi hava gemileri için altın çağlardı. Bu gemiler uzun yıllar Atlas Okyanusu üzerinden binlerce yolcu taşıdı. 1937’de Hindenburg Berlin’den kalkarak Birleşik Devletlere doğru yola çıktı. İnişe yakın büyük bir patlama meydana geldi ve gemi alev aldı. 97 yolcunun 61’i kazadan sağ kurtulsa da, bu kaza hava gemilerine karşı güveni yok etti.
… Doğrulamacılık, bir diğer ateolojik yaklaşımdır…Bu, bir ifadenin ancak amprik olarak doğrulanabiliyorsa kelimenin tam anlamıyla anlamlı olduğu iddiasıdır. Tanrı hakkındaki ifadeler bu koşulu karşılamadığından (iddia böyledir), onlar tamamen anlamsızdır… Popüler olduğu dönemlerde (30’lar ve 40’lar) doğrulamacılık yaygın olarak kabul görmüş ve yenilikçi olmanın çekiciliğini de içerisinde barındırmıştır. Ancak günümüzde belki de iki sebepten ötürü doğrulamacı olmaya istekli çok az sayıda filozof vardır. Birinci olarak aynı itirazları “bilimsel” ya da “sağduyu” ifadeleri söz konusu olduğunda yapmayıp sözde “doğrulanabilirlik kriteri”ni teolojik ve metafizik ifadeleri dışlayacak şekilde ifade etmek imkansız görünür. İkinci olarak ise, bir teistin veya doğrulanabilirlik kriterleri tarafından reddedilen inançlara sahip olan herhangi birinin, bu kriteri kabul etmek için en ufak bir zorunluluğu hissetmesi için hiçbir neden yoktur…
Pek de fırtına gibi geçmeyen ama fırtına etkisi yaşatan 20’lerim biterken, 30’larımda pek çok şeyi çözmüş olmayı diliyordum. Ama gel gör ki 30’lar sanki, 20’lerin alarmı ertele butonuymuş da basa basa gelmişiz, şimdi uyan bakalım der gibi. Ne uyutuyor ne uyandırıyor…