Yeryüzünde dinletecek sözümüz, inandıracak fikrimiz, öğretecek bilgimiz, duyuracak sesimiz olmalıdır. 4 Şubat 1939
Mısır'ı "kurtarma" operasyonu 4 Şubat 1915'te başladı. Cemal Paşa Mısırlı kitlelerin halife ordusunun Süveyş Kanalı'nda olduğunu haberlerini alınca İngiliz sahiplerine karşı ayaklanacaklarından emindi. Ancak ayaklanmadılar ve İngiliz ordusu Cemal'i utanç verici bir yenilgiye uğrattı. Cemal Şam'a döndü ve tarihçi Kürd Ali'ye göre, her yerde hainleri görmeye başladı. Elbette etrafta gerçekten bazı hainler vardı. Savaşın patlak vermesi üzerine Suriye'yi terk etmeleri emri geldiğinde Fransız diplomatlar çeşitli Arap yetkilileri, din adamları ve entelektüeller ile yazışmalarını yok etmeyi ihmal etmişlerdi. Öyle görünüyor ki Cemal Mısır seferi öncesinde bu mektuplardan haberdardı ama ancak sefer sonrası bu mektuplara eğildi. Ayrıca hainlikle alakası olmayan birçok insanı da sırf İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden başka siyasi partileri destekledikleri için tutukladı. Sözde hainlerin halka açık ilk infazı 21 Ağustos 1915'te çoğu yeni orta sınıftan olan on bir kişinin asıldığı Beyrut saat kulesi meydanında gerçekleşti. 1916 baharında hem Şam hem de Beyrut'ta daha fazla infaz meydana geldi. İnfaz edilenler arasında savaştan önce Osmanlı meclisinde görev almış olan Şükrü el-Asali ve Abdü'l-Hamid el-Zuhravi'nin de olduğu Suriye'nin ayan ailelerinden kimseler de vardı. Şerif Hüseyin'in oğlu Emir Faysal, infazların haberini aldığında Şam'ın dışında arkadaşlarıyla kalıyordu. Söylendiğine göre, bu kadar önde gelen kimsenin infazı karşısında şoke oldu. Babası Mısır'daki kraliyet yüksek komiseri Sir Henry McMahon ile bir yıldan fazla süredir bir Arap isyanı olasılığıyla ilgili gizli irtibat içerisindeydi. Antonius'un fikrine göreyse, Cemal'in sözde hainlere davranışındaki şiddet Faysal'ı sultana karşı ihanetini başlatması konusunda cesaretlendirmişti.
Sayfa 236·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Atatürk'ün "Türk milleti, başına geçireceği insan-ların kanındaki cevher-i asliye dikkat etmelidir" sözü açık anlamı ile "Türk ırkından olmayanları başına geçirme" demektir. Bu söz mücerret bir övünme veya şatafat değil, acı denemelerden doğmuş bir gerçek, yabancı soyluların getirdiği felâketlerden alınmış bir derstir. Bunu Atatürkçü geçinip de Türkçülük düşmanlığı yapanları uyarmak için hatırlatıyorum. Yoksa Atatürk bunu söylememiş olsaydı biz yine ırkçı olacaktık. Aklı-mız büyük olaylardan ders almayı emrettiği; tarih kendi derslerinden faydalanmayanları bağışlamadığı için ve en sonra yüzyılların gerisinden gelip bize şeref veren milli şuur ve gururumuz böyle gerektirği için ırkçı olacaktık. Şeref meselesine önem vermemiş toplumların sonu kölelik ve hayvanlıktır. Çünkü şeref yalnız insanlarda olan bir duygudur. Irkçı değil misin? Irkçılığa düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Athenagoras'ı Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının sevgisini ve yardımını kazanırız diye düşü-nürsün. Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı olmasına da ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail'e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hatta Kürt devleti kurmak için bunca Türkün kanına giren Şeyh Said'in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın. Sen yalnız Türkçülüğe karşı çıkar, Türk ırkçılığını yerer, Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu yahut da beyni işlemeyen, yobazlaşmış, okuduğunu sin-dirememiş bir budalasın. Ötüken, 15 Şubat 1966, Sayı: 26
Sayfa 106 - 107·Kitabı okudu
Şimdi ben burada, vaktiyle bir askerî okuldan tardo-lunmuş ve üniformayı çıkararak başıbozuk elbisesi giymenin ızdırabını tatmış bir insan olarak bu eski Har-biyelilerin, kimse tarafından bilinmeyen, fakat ölçmek kabil olsa göklere kadar yükseleceği belli bulunan ızdı-rabından bahsetmek istiyorum. Kendi maceramda ben, Türk kanunları bakımından haksızdım. Türkçü ve ırkçı olduğum için, Türk ünifor-ması taşımasına rağmen Bağdatlı bir Arap olan Birinci Mülâzim Mesut Süreyya'ya selâm vermeyi reddettiğim için tardolunmuştum. Fakat bu 1500 eski Harbiyelinin durumu büsbütün başkadır. Onlar "emre itaat" prensibi ile, arkadaşlık ve mertlik zihniyeti ile yetiştirilmişler, arkadaşlarını yalnız bırakmayı en büyük utanç saymışlardır. Alarm verildiği zaman bu 1500 genç, silâh başı edecek yerde herbiri bir bucağa sıvışıp kaçsaydı acaba makbul mü sayılacaklardı? Bugün subay olmaya lâyık görülme-yen bu çocuklara o zaman takımlar ve taburlar emanet edilebilecek miydi? 21 Şubat'ın da, 20 Mayıs'ın da olacağı biliniyordu. Bu-rada bir suçlu varsa bu 1500 çocuk değil, ayaklanmaların yapılacağını bildiği halde tedbir almayan, Talât Aydemir'le yakınlığı olanları Harbokulu'nda ve Ankara'da bırakan o zamanki hükümettir. Ortada elle tutulur bir delil yokken Talât'la yakınlığı olanları uzaklaştırmanın antidemokra-tik olduğunu söylemek pek çocukça olur. Mahkemenin beraat ettirdiği gençleri Harbokulu'ndan çıkarmak çok mu demokratiktir? Yıllardır sivil zihniyetin dışında, disiplin ruhu ile yetişen bu gençleri alabildiğine hürriyet içinde yaşayan üniversitenin şurasında, burasındaki boşluklara, gediklere yerleştirerek görev yaptığına inanmak bile bile aldanmadan başka bir şey değildir. Bunlar arasında maddi imkânsızlık dolayısıyla yüksek öğrenimini bırakanlar da bir haylidir ki bu da ayrı bir
Sayfa 81 - 82 Ötüken, 22 Kasım 1965·Kitabı okudu
KARAKÖPRÜ FACİASI VE ÇEKİLEN DAYAKLAR 1- Bir zamanlar (Dicle Kaynağı) isimli mevziî bir gazeteyle İstanbul’da bir gündelik gazetenin temas eder gibi olduğu, fakat gerek bu gazetelerin uyandırabilecekleri aksülâmel, gerekse hâdise üzerinde kullandıkları üslûp bakımından birinci derecede ehemmiyet plânına geçememiş bir hâdise daha vardır ki, keyfî bir emirle kurşuna dizilen 33 vatandaş meselesinden daha mühimdir. Bu, 1937 yılında cereyan eden Karaköprü hadisesidir. 2- Hâdise şöyle başlamıştır: Malûm sene içinde, Suriye tarafından gelen birtakım şakilerin hududumuzu tecavüz ettikleri, etraf ile muhabere vasıtalarını tahrip ettikleri ve Diyarbakır’ın Karaköprü mevkiinde yolcuları soymaya başladıkları haberi yayılıyor. 3- Bunun üzerine bazı mahallî memurlar ve ezcümle Mardin Valisi Fehmi Vural ile Birinci Umumî Müfettiş Abidin Özmen derhal şöyle bir tedip hareketine geçiyorlar: Alâkalı vilâyetlerin köylerinden birtakım masum vatandaşları gelişigüzel topluyorlar ve Mardin’den Diyarbakır’a, Diyarbakır’dan Mardin’e, sanki ifadeleri alınacak ve muameleleri tamamlanacakmış gibi, on dörder kişilik gruplar halinde sevke başlıyorlar. 4- Sevk esnasında jandarmalar bu masumları Karaköprü mevkiinde kurşundan geçiriyor. “Kaçarlarken vuruldular!” diye bir zabıt tertibi de ihmal olunmuyor. 5- Bu şekilde, sayıları yüzlerce vatandaşı geçen müteaddit kafileler hep aynı pusuya düşürülüyor. 6- Nihayet son on dört kişilik kafile güya Diyarbakır’a götürülürken, sarp bir noktada durduruluyor ve jandarma çavuşu kendilerine haykırıyor: “Abdest alıp namaz kılınız! Şimdi sizi vuracağız!” On dört vatandaştan ibaret son 14 kurbanlık koyun abdest alırken, rahmani bir kader cilvesi olarak, yol üzerinde birkaç otomobil peydahlanıyor. Otomobil yolcularının içinde bir general, bir de mülkiye müfettişi
Lozan Barış Antlaşması
Mudanya Ateşkes Antlaşması'ndan sonra barış esaslarının ne olacağının tespit edilmesi amacıyla Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya'nın bir araya gelmesiyle Lozan Konferansı toplandı. Sıra Boğazlar konusunun çözümüne gelince Rusya ve Bulgaristan da konferansta hazır bulundu. Konferansta Türk Devleti'ni İsmet Paşa başkanlığında bir heyet temsil etti ve Konferans boyunca üç önemli konunun çözümüne ulaşılmak hedeflendi. -Türk-Yunan barışının esaslarının ne olacağı. -Savaş sonunda Osmanlı Devleti'nin artık tarihe karıştığı kabul edilmiştir. Bu nedenle yeni Türk Devleti'ni tanımak gündeme gelmiştir. -Osmanlı Devleti'nin yabancılara vermiş olduğu kapitülasyonların hükmünü kaldırmak. Ancak görüşmeler çok zorlu şartlar altında gerçekleştirildi ve özellikle borçlar meselesi, kapitülasyonlar, İstanbul'un boşaltılması, Irak sınırımızın belirlenmesi konularında herhangi bir anlaşmaya ulaşılamadı. Bunun üzerine konferansı 4 Şubat 1923'de sona erdi. Daha sonra tekrar toplanan Lozan Konferansı'nda (24 Temmuz 1923'da imzalandı) ise şu kararlar alındı. 1- Trakya sınırımızın, Mudanya Ateşkes Antlaşması'yla neticelenen sınırları esas alınacaktı. 2- Bozcaada ve Gökçeada Türkiye'ye verilecek; Midilli, Sakız, Sisam adaları Yunanistan'da kalacak, fakat askersiz hale getirilecek. 3- Türkiye'deki Rumlar ve Yunanistan'daki Türkler karşılıklı olarak değiştirilecek. Batı Trakya'daki Türkler ile İstanbul'daki Rumlar, bu değişmenin dışında bırakılacak. 4- Yunanistan, savaş tazminatı yerine Karaağaç'ı Türkiye'ye verecek. 5- Çanakkale ve İstanbul boğazlarının iki yanında dar bir bölge askersiz hale getirilecek. Türkiye, bir savaşa girecek olursa, Boğazları silahlandırabilecek. 6- Yabancı savaş gemilerinin Boğazlardan geçişini, Türkiye'nin
Sayfa 97