“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu.”
Kitabın bu meşhur cümlesiyle başlamazsam bir şeylerin eksik kalacağını hissettim. Bugünlerde dizisiyle birlikte popüler kültürün yeniden odağına yerleşen, hem büyük övgülere hem de sert eleştirilere maruz kalan Masumiyet Müzesi üzerine, ben de kendi zihnimdeki puslu kıtaları kağıda dökmek istedim. Kitabı uzun bir süre beklettikten sonra, dizi başlamadan hemen önce bitirdim. Açıkçası bugüne kadar izlediğim çoğu kitap uyarlamasının yarattığı hayal kırıklığı nedeniyle diziye korkarak başlamıştım. Ancak geçen yılki Yüzyıllık Yalnızlık uyarlamasından sonra, Masumiyet Müzesi’ni de gönül rahatlığıyla başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Bunda, yönetmen koltuğunda bir kadının oturmasının payı çok yüksek; çünkü kitapta Kemal’in dilinden dinlediğimiz ve Füsun’un iç dünyasına tam sızamadığımız o eksiklik, dizide muazzam bir duygu geçişiyle kapatılmış.
Bir Hafıza Sarayı Olarak Müze
Masumiyet Müzesi, sadece bir aşk romanı değil; bir adamın aşkı nasıl bir dine dönüştürdüğünü ve nesneler üzerinden zamanı durdurmaya çalıştığını anlatan devasa bir hafıza sarayıdır. Kemal ve Füsun arasındaki o yakıcı, eşitsiz ve bazen de hastalıklı bağ, Türk edebiyatının en çok tartışılan dinamiklerinden biri olmaya devam ediyor. Roman, bir mutluluğun değil, aslında bir kaybın ve o kaybı nesnelerle telafi etme çabasının hikâyesidir. Orhan Pamuk, bizi 1970’lerin İstanbul’unda; rütbelerin, sınıfsal uçurumların ve "ayıp" kavramının gölgesinde bir tutkunun anatomisine davet eder.
Burada beni en çok düşündüren konu, Kemal’in sevgisinin bir noktadan sonra "toplayıcılığa" evrilmesidir. Füsun’un dokunduğu