Ölü Canlar, ilk bakışta tuhaf bir fikirle başlıyor. Ölmüş köylülerin isimlerini satın alan bir adam var başrolde. Ama Gogol çok geçmeden hissettiriyor ki mesele bu tuhaflık değil; mesele, zaten herkesin bir şekilde “ölü” olması.
Çiçikov’un kasaba kasaba dolaşıp ölü köylüleri satın alması absürt gibi görünse de, asıl absürt olan bu düzenin buna izin vermesidir. İnsanların kağıt üzerinde hala var sayıldığı ama gerçekte hiçbir anlam taşımadığı bir sistem… Gogol burada yalnızca Rusya’yı değil, insanlığın kurduğu bütün düzenleri sorguluyor. Kitap boyunca karşılaştığımız karakterler canlı ama bir o kadar da ruhsuz. Açgözlülük, çıkarcılık, gösteriş… Herkes bir şeyin peşinde ama kimse gerçekten yaşamıyor. Bu yüzden ölü canlar yalnızca satın alınan isimler değil aslında o kasabada dolaşan herkes.
Kitabın sonlarına doğru, özellikle 460, 461 ve 462. sayfalarda Gogol’un kalemi bambaşka bir yere ulaşıyor. Orada artık sadece bir hikaye anlatmıyor; bir anda karakterlerden sıyrılıp doğrudan insanın kendisine sesleniyor. Sade ama sarsıcı, abartıdan uzak ama derin. O birkaç sayfa, kitabın neden hala konuşulduğunu tek başına açıklayacak güçte.
Gogol’un bu kitabı tamamlayamaması da metne ayrı bir anlam yüklüyor. Ölü Canlar, aslında tek bir kitaptan ibaret değil; yazarın planladığı daha büyük bir yapının ilk parçası. Ancak devamını yazarken yaşadığı içsel çatışmalar sonucu ikinci kısmın büyük bölümünü yakıyor ve hikaye yarım kalıyor. Bu durum, kitabın ruhuyla garip bir şekilde örtüşüyor: Eksik, çarpık ve yarım.
Çiçikov karakteri de bu yüzden çok ilginç. Onu ne tamamen sevebiliyorsun ne de nefret edebiliyorsun. Çünkü o, sistemin dışında değil; tam içinde. Hatta belki de en dürüst hali. Herkesin yaptığı şeyi o sadece daha açık yapıyor.
Ve tabii, Gogol’un kendi hayatı da kitaba paralel