“Adımı seslenir sesin. Sesinde Büyükada'da bir gündoğumu... Bana bakıp büyülendiğini söylersin. Dilek ağaçlarından sen dilerim. Mutluluk dilerim. Sen gidersin. Mutluluk hep güzel bir yalan olarak kalır kendime söylediğim...” s.185
İnsan seçimlerinden mi seçildiklerinden mi ibarettir? Mutluluk sahip olunabilecek bir şey midir? Nerededir, kimdedir, gidip alınabilir mi?
“Ölüm! Sonsuzmuş gibi yaşadığımız hayatlarımızın, canımız ne zaman isterse telafi edebileceğimizi sandığımız hatalarımızın, bir gün çok geç olabileceğini hiç bilmiyormuş gibi ağırdan almalarımızın şaşkın seyircisi...” s.496
Hayat, bir an. Kısacık, minicik, ışık hızında… Ne zaman doğmuştuk ki? Ne ara yaşamıştık? Ne kadar yaşayacaktık? Değer miydi, değmiş miydi? Değse miydi?
“ben, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların şehrinden, kaçak annelerin cehenneminden, hiç görmediğim annemin dizinin dibinden geliyorum, birbirine sıkı sıkı sarılarak yaşama kudreti bulanların huzuruna.” s.497
Anne-kız ilişkilerini çok mühim görüyorum her zaman. Gerek rol/model olma, gerek gen mirası açısından. Dokunaklı bir kitap okudum. Muhabbet edercesine, akıcı ve yalın. Ama aynı zamanda dozunda edebilikte. O tamamlanamıyor olma halinin aktarımını çok sevdim. Çok doğru noktalara temas ettiğini düşünüyorum. Kitabı uzun sürede bitirmem tamamen şahsımla alakalı, yoksa çok kısa sürede bitecek akıcılıkta, şüpheniz olmasın. Nermin Yıldırım’ın okuduğum ilk kitabı. Sevdim, sevdim ama bir Ayfer Tunç mu dersek de, o nooo diyorum.
Kitapla kalınız efenim..