• Kıymetli kardeşlerim, kıymetli dostlarım, bu gün sizlerle beraber Seyfettin... Abi ile şairleri tanımak, onlar adına paylaşılan sahte alıntıları öğrenmek adına hazırladığımız serinin ilk bölümü ile karşınızdayız. 1000Kitapta Oğuz Atay veya herhangi başka bir yazar adına paylaşılan sahte alıntılar üzerine çeşitli çalışmalar var. Fakat şairler adına açıkçası pek rastlayamadım. Bu yüzden böyle bir seri ile şairlerin de adının kirlenmesine engel olmak istiyoruz. İlk bölümde de ünlü ve kıymetli şairimiz Cemal Süreya ile başlayacağız.

    Cemal Süreya’nın Hayatı:

    1931 Erzincan doğumlu olan ünlü şairin asıl adı Cemalettin Seber’dir. Annesi Gülbeyaz Hanım, babası Hüseyin Beydir. Kendisi ailenin en büyük çocuğudur. Ailenin diğer çocukları Kemal, Perihan, Ayten’dir. Kemal, çocukken ölür.

    Cemal Süreya çocukluğunu şu sözlerle anlatır:
    "1931 yılında Erzincan'da doğdum. 6 yaşında oradan ayrılmışım. Asıl çocukluğumu geçirdiğim kent Bilecik. Liseyi İstanbul'da, yüksek öğrenimi Ankara'da okudum. Şimdi de aynı çocukluğu İstanbul'da geçirmekteyim. Annem 6 yaşında öldü, yüzünü bile hatırlamıyorum ama bazı tavırlarını hatırlıyorum; bende çok kalmış. Belki beni edebiyata götüren bir sürü neden var ama bir keskin neden ararsam, bunu annemde bulduğumu söyleyebilirim.”
    Şeyh Sait isyanından sonra devam eden bir dizi Kürt isyanı, ailenin 1938’de Erzincan’dan sürgün edilmesine sebep olur. Yük vagonunda uzun bir tren yolculuğuna çıkılır. Bu tren yolculuğu “Kişne Kirazını ve Göç, Mevsim” şiirine de aksetmiştir: “Ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi” (Süreya 2005: 81).

    Bu zorunlu göç Bilecik’te biter. Aile, Bilecik’te yaşamaya başlar. Hüseyin Bey, ağabeyi Memo ile birlikte nakliyecilikle uğraşır. Ailenin Bilecik’ten ayrılması yasaktır. Gülbeyaz Hanım 23 yaşında ölür. Bu sırada yedi yaşında olan Cemalettin, annesinin ölümünden sonra iyi bir eğitim alması için halasının yanına İstanbul’a gönderilir. Beyoğlu 37. İlkokuluna başlar:
    “Ben ilkokula bir yıl geç gittim. Hastaydım. Gittiğim zaman okumayı yazmayı
    her şeyi biliyordum. Hatta amcam bana beş sıfırlı rakamlarla matematik yapmayı bile
    öğretmişti. Bu yüzden birinci sınıfta arkadaşlarımla aramızda büyük bir fark vardı. O
    fark hep devam etti. Bu beni tembel olmaya götürdü. Ama bir yandan da dışardan
    okumaya götürdü.” (Süreya 1993: 12)


    1942 yılında on bir yaşındayken tekrar Bilecik’e gönderilir. Babası karayollarında çalışmaktadır. Bilecik Birinci İlkokuluna yazdırılır. Okula uyum problemi yaşar. Hüseyin Bey, karısının ölümünden altı sene sonra Esma Hanımla evlenir. Üvey anne ile Cemalettin ve kardeşlerinin yıldızları barışmaz. Esma Hanım, çocuklara eziyet eder. “11 Beyit” şiirinde yapılan kötü muamele şöyle anlatılır: “Kuyuya sarkıtan kadın/Saçından kavrayıp kız kardeşimi” (Süreya 2005: 267)

    Daha sonradan ilk eşi olacak olan Seniha Nemli ile ortaokul ikinci sınıfta tanışır. Seniha Nemli’nin ailesi, o yıl Bilecik’e taşınmıştır. Seniha, Cemalettin’in sınıfına verilir.

    Ortaokulun ilk senesinde Dostoyevski ile tanıştı. Karamazov Kardeşler romanından öyle etkilendi ki, içindeki huzursuzluğu yazarak dışavurmaya o zaman karar verdi: "Aslında ikinci bir doğum tarihim vardır benim, edebiyatla ilgili olarak. 1943'te Dostoyevski'yi okudum ve bende hiç huzur kalmadı. Bugün onu eskisi kadar seviyor muyum? Çok şey aldı onun yerini ama yine de beni edebiyata, şiire iten şeylerde tuhaf bir şekilde en çok bir romancının, Dostoyevski'nin etkisi vardır."
    İyi bir okur olduğu kadar, başarılı bir yazar ve şair olacağı, okuldaki duvar gazetesinde karaladığı, güzel kızlara yazdığı aşk mektuplarında kendini belli etti. Günlük hayatta içine kapanıktı ama yazdıklarındaki yaşam coşkusu ve nevi şahsına münhasır alaycılık, ilk dönem ürünlerinden itibaren Cemal Süreya'nın alametifarikası oldu.


    Süreya, ortaokuldan mezun olunca 1947-1948 eğitim öğretim yılında Haydarpaşa Lisesine yazılır. "Lisede aruz ile, eski tarz yazardım. Bizim kuşağın içinde biraz geç çıktım ortaya, uzun süre yazdıklarımı yayınlamadım. Bir çeşit utangaçlık, çekingenlik, kendine güvenemeyiş ya da kusursuzu aramak diyebiliriz... Biraz geç yayınladım. 1953'te sanırım, Mülkiye Dergisi'nde bir şiir yayınladım. Ondan sonra da sürekli yayınlamaya başladım. Ben yeni edebiyatla, yeni şiirle de geç tanıştım."

    Bu okulda da parasız yatılı okur. Hafta sonu tatillerinde kardeşlerini ziyaret etmeye gider. Ama üvey annesi görüşmelerine engel olur. Sürekli problem çıkaran Esma Hanım, mahallede çıkan bir olay sonucu evden kaçar. Sonraları Hüseyin Bey, Refika Hanımla evlenir.Cemalettin, liseyi iyi dereceyle bitirir. 

    Mülkiye (Siyasal Bilimler Fakültesi)’ye Maliye ve İktisat Bölümüne kaydolur. En yakın arkadaşları Sezai Karakoç, Hasan Basri, Muzaffer Erdost, Nihat Kemal Eren’dir.Cemal Süreya, 1952’de Seniha Nemli ile nişanlanır. Bir sene sonra da evlenirler.1954 yılında Mülkiye’den mezun olur. Eskişehir Vergi Dairesinde stajyer olarak göreve başlar. Seniha Nemli ile evliliği sıkıntılıdır. Süreya’nın maddî durumu iyi değildir. Üstelik aralarındaki eğitim farkı evliliği zora sokmaktadır. Süreya, zaman zaman şiddete başvurur. Karısıyla arasının bozuk olması onu başka maceralara iter. Bu boşlukta aynı iş yerinde çalıştığı, “Üvercinka” diye isimlendirdiği kadına âşık olur. Onu arkadaşlarından kimse tanımaz, bilmez. Şairi çok etkilemesine rağmen Üvercinka’yla ilişkisi çok kısa sürer. (Perinçek- Duruel 1995: 97). 1955’te kızı Ayçe dünyaya gelir. Müfettişlik sınavına girer ve kazanır. Müfettiş yardımcısı olarak İstanbul’a atanır. (Perinçek- Duruel 1995: 107-108).

    Süreya’nın bütün zamanı vergi dairesi, edebî çalışmaları ve kızı Ayçe arasında geçer. Seniha ile geçimsizliği had safhadadır. Dayağa karşı dayanacak gücü kalmayan Seniha, baba evine döner. 1958’de Maliye Müfettişliğine atanır. Süreya, Seniha ile tekrar bir araya gelir. Kız kardeşi Ayten’i de yanlarına alır. Ama Ayten ile Seniha geçinemez. Ayten, tekrar geri gitmek zorunda kalır. Seniha ile Süreya’nın geçimsizliği boşanma kararıyla neticelenir. Seniha, kızıyla beraber baba evine döner. Süreya, Ayten ve üvey annesi Refika Hanımla beraber yaşamaya başlar.1959 Temmuz ayında 50. dönem yedek subay olarak askere gider. 31 Aralık 1959’da asteğmen, 30 Haziran 1960’ta teğmen olur.31 Aralık 1960’ta terhis olur. 1961 Kasım ayında Paris’e görevli olarak gönderilir.

    1967 yılında Zuhal Tekkanat’la evlenir. Zuhal Hanım, Yelken dergisinde düzeltmenlik yapmaktadır. Süreya, dergiye sık sık gitmektedir. Arkadaşlık evlilikle sonuçlanır. Oğlu Memo Emrah, Kasım 1969’da dünyaya gelir. Süreya, memuriyete dönmek zorunda kalır. İstanbul Hocapaşa Vergi Dairesinde işe başlar. Sonra Ankara’ya Maliye Tetkik Kuruluna atanır. Eşini İstanbul’da bırakarak görevine başlar. Ama yine de iki evin masrafları ekonomik sıkıntıya sebep olmaktadır. Zuhal Hanımın işi Ankara’ya naklettirilir. Aynı evi paylaşmalarına rağmen geçinemezler. İkisi de kıskançtır. Sürekli aldatıldıklarını düşünürler. Geçimsizliği daha ileriye götürmeden boşanırlar. Süreya, üçüncü evliliğini bir arkadaş toplantısında tanıştığı Güngör Demiray’la 1975’te yapar. Aynı yıl İstanbul Darphane ve Damga Müdürlüğüne atanır. Güngör Hanımla da büyük bir sevgiyle başlayan birliktelik uzun sürmez. Bir sene sonra noktalanır. Süreya’nın tutarsızlıkları, kıskançlıkları evliliği bitirmiştir. Tartışmalardan en çok etkilenen yine oğlu Memo’dur. Üstelik Memo aşırı kilolu, hastalıklı bir çocuktur. Darphane Müdürlüğünde devlete büyük hizmetlerde bulunur. Ama Bakanlıktan gelen baskılara dayanamaz. Darphanedeki görevinden de istifa eder. Maliye Tetkik Kurulundaki görevine geri döner.

    1976 yılında Zuhal Tekkanat’la yeniden birlikte olmaya karar verirler. Kendisi Ankara’da, Zuhal Hanım İstanbul’da, oğulları Memo Göztepe Pansiyonlu İlkokulundadır. Üstelik Memo derslerinde başarısız bir çocuktur. Süreya ise iki evin geçim yükünü zar zor kaldırabilmektedir. Zuhal Hanımla ikinci beraberliği de yürümez. Ayrılırlar. Memo, annesinin yanında kalır. Süreya oğlunu İstanbul’da bırakıp Ankara’ya geri döner. Teftiş yapmaya Erzincan’a gider. Süreya’nın son eşi Birsen Sağnak’tır. Birsen Hanım, kitabevi sahibi dört çocuklu dul bir hanımdır. Kitabevine gidiş gelişlerle başlayan tanışma evlilikle neticelenir. Birsen Hanım, Süreya’nın tutarsızlıklarını, iniş-çıkışlarını dizginler. Ona âdeta anne şefkatiyle yaklaşır. Süreya gerçek anlamda aile sıcaklığını onun yanında bulur. Düzenli bir aile hayatının yanı sıra Birsen Hanımın oğulları ve torunları evlerini cıvıl cıvıl eder.

    Süreya, 1980 yılında başmüfettişliğe terfi eder. 1982’de Maliye’deki görevinden emekli olur. Bütün vaktini edebiyata ayırmak niyetindedir. Ama emekli aylığı masraflarını karşılamaya yetmez. Ortadoğu İktisat Bankasında çalışmaya başlar. Ancak, banka altı ay sonra iflas eder. Uzun bir süre yargılanır. Sonuçta beraat eder. Birsen Hanımla Kadıköy’deki evlerinde düzenli bir hayat yaşamaktadırlar. Sigara ve kahve alışkanlığını bırakır. Ama alkolden uzaklaşamaz. Düzenli hayatlarını bozan şey oğlu Memo’dur. Aşırı şişman, asosyal, uyumsuz bir gençtir. Taşkınlıklarıyla ailede huzur bırakmaz.Cemal Süreya, ömrünün son bir senesini oldukça sıkıntılı geçirir. Birsen Hanımla huzurlu bir ev hayatı yaşarken Zuhal Tekkanat ve Memo onların yanına taşınırlar. Süreya kendini içkiye verir. Memo’nun davranışları taciz ve şiddet boyutuna varır. Süreya stres altındadır. İşkenceli günler yaklaşık bir ay sürer. 9 Ocak 1990’da girdiği alkol komasından çıkamaz.


    Süreyya değil Süreya
    Aslında küçük bir çocukken, adı henüz Cemalettin Seber o zamanlar, bir yazarın üç adı olması gerektiğini tespit edip, Cemal Süreyya Seber olarak değiştirmişti adını.
    Ancak iddiaya girmeyi çok seviyordu Cemal. Bir gün arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girdi. Kaybederse soyadındaki ‘’y’’ harflerinden birini sildirecekti. İddiayı kaybetti ve bize de onu Cemal ‘’Süreya’’ olarak tanımak düştü.
    Bir harf sildirdiği soyadı, ilk kez 1956’da, ‘’Elma’’ şiirinin imzasında kayda geçmişti.

    Cemal Süreya’nın Dünya Görüşü:

    Süreya, kendini "sol sempatizanı demokrat aydın" olarak nitelerken düşünce olarak da "formalist" olarak tanımlamıştır. Herhangi bir siyasi partiye dâhil olmayan veya herhangi bir eylemde bulunmayan Süreya, düşüncesini daima koruduğunu ve Türkiye'nin sosyalizmle kurtulup gelişeceğini dile getirmiştir. Kendini feministlerden yana hissetmiş ve feminizm sorununun dünyada ancak sosyalizmle ve kendiliğinden çözüme kavuşacağı kanısında olduğunu fakat "dünyanın hiçbir yerinde gerçek anlamda bir sosyalist toplum kurulamadığı için kendi payına bu umudumu yitirdiğini" açıklamıştır. Devlet, aydın, halk, politika, sanat, sanatçı gibi konuları sosyalist bir perspektifle ele almış ve iktidar sahibi olarak itham ettiği devlet, sağ görüşlü, gerici, demokrasiyi "burjuvanın estrümanı" olarak sunan, kültürü ve sanatı baltalayan kişilerden oluşmuştur. Demokrat Parti, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi eleştirdiği hükûmetlerin başında gelmiştir.
    Annesi öldüğü zaman mevlid okumuş ve müezzin ödülü olarak Cihangir Camii'nin minaresinde iki defa ezan okumuştur.

    Cemal Süreya’nın Şiir Dili:

    Modern Türk Şiiri’nin tarihsel serüvenine göz attığımızda bugünün şiir dilini kuran ve onun anlatım olanaklarını esnetip genişleten kuşağı hiç düşünmeden İkinci Yeni olarak yorumlayabiliriz. Garip akımının şiire kattığı gündelik konuşma dili, özellikle İkinci Yeni çizgisinde daha da netleşti ve ölçü ile aruzun tıkandığı ve artık yetmediği noktada şiire taze kan aşıladı. Böyle bir katkının şiiri taşıdığı yerde şüphesiz ki yeni anlatım biçimleri ve farklı bakış açılarının izlerine rastlamak mümkün. Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat gibi dönemin önde gelen şairleri ilerleyen dönemlerde başka bir şiirin izini sürseler de İkinci Yeni’den aldıkları lirik ve coşkulu anlatımdan vazgeçmediler. Üstelik bu durumu yalnızca şiirlerinde değil, edebiyatın öteki verimlerinde de sürdürdüler.

    Cemal Süreya içinse kısa süren yaşamı boyunca şiir yazmaya ve şiir üzerine düşünmeye çalışarak öteki şairlerden ayrıldı diyebiliriz. İkinci Yeni’nin önde gelen isimleri roman, tiyatro ve öykü gibi alanlarda eserler üretirken, Cemal Süreya’yı çoğunlukla şiir yazan ve şiir üzerine yazılar yazan bir şair olarak hatırlarız bu yüzden. Cemal Süreya’nın 59 yıl yaşadığını ve yaklaşık olarak 35 yıl boyunca şiir yazdığını düşününce bu süre daha da az gelir. Kendi deyişiyle “az yazan” ya da “şiirsiz şair” olarak düşünülür Cemal Süreya. Yaptığı şiir çevirelerini, eleştiri yazılarını ya da Dünya edebiyatından dilimize kazandırdığı onca eseri de hatırlamak gerek elbette. Peki bu kadar ‘az’ yazdığı halde şiirin merkezinde yer alabilmeyi ve mevcut şiir anlayışını büyük ölçüde değiştirmeyi nasıl başarabilmişti? Bu soruyu yanıtlamak için şairin meslek yaşamının ve özel hayatının dışında kalan zamanlardaki uğraşlarına göz atmakta fayda var. Şiirle birlikte öteki sanatlara olan merakı, onun şiirine kattığı yeniliklere bir ölçüde açıklık getirebilir. Sinemadan, resimden, müzikten, felsefeden, tarihi olaylardan, bazen siyasetten ve çoğunlukla kişisel meselelerden hareketle şiirini kurar Cemal Süreya. Dolayısıyla şiirindeki başkalık ve çok renklilik, neredeyse sanatın bütün dallarıyla ilgili olmasına bağlanabilir.

    Cemal Süreya kendi şiirini, farklılığını ilk bakışta belli eden, oldukça sade ve güçlü bir dil üzerine inşa etmiştir. Şiir dilinde kurduğu benzersiz söz dizimi ve çarpıcı imgelerle örülü yalın anlatımı, Cemal Süreya’nın özgünlüğünü hemen ortaya koyar. Bunun yanı sıra toplumsal konuları didaktik bir bakışın uzağında tutarak şiirine yedirmesi, aşkı anlatırken beraberinde erotizmi ve çıplaklığı da şiirine katması, diyebiliriz ki Cemal Süreya’yı İkinci Yeni’nin ve genel anlamda modern şiirimizin en ayrıksı şairlerinden biri yapar. 1956 yılında kaleme aldığı Folklor Şiire Düşman adlı yazısında, çağdaş şiirin kelimeye dayandığını ifade ederek halk deyimlerinin ve folklorün şairleri kısır bir döngüye sıkıştırdığını anlatır Cemal Süreya. Yayınlandığı dönemde büyük tartışmalara yol açan bu yazı, mevcut şiir dünyasını eleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Cemal Süreya’nın kurmaya çalıştığı yapıyı da işaret ediyordu. Şöyle diyor aynı yazının devamında: “Bir halk deyimi içindeki kelimeler o deyimdeki anlam dizisinde kaynaşmışlardır… Tek yönlüdürler. İşlemleri, güçleri, bir bakıma uyandıracakları çağrışımlar bellidir. Ne olsa değişmeyecektir. Bu kelimelerin meydana getireceği şiirlerle, mısraları hep şarkı mısralarından, hep türkü mısralarından meydana gelen şiirler arasında pek büyük bir ayrılık göremiyorum.” Garip akımının kırmaya çalıştığı yerleşik halk dilini, İkinci Yeni’nin de tümüyle kıramadığını da anlıyoruz bu ifadelerden. Oysa Cemal Süreya folklor sözcüğüyle, kalıplaşmış ve birincil anlamının ötesine çıkamamış ifadeleri eleştirir bu yazıda. Dolayısıyla yerel duyguların veya bize ait olan değerlerin bütünüyle şiirden çıkarılması gerektiği gibi bir sonuç anlaşılmamalıdır. Kaldı ki Cemal Süreya’nın ilk yıllarında aruz ölçüsüyle şiirler yazdığını da unutmamak gerek. Çağdaş şiirin kelimeye dayanması ifadesi de bu anlamda Cemal Süreya’nın tek bir çağrışımın dışına taşmayı ve çok bakışlı bir şiir yapısı kurmayı hedeflediğini gösterir.

    Cemal Süreya’nın geleneksel şiir anlayışını bütünüyle reddetmediğine, 1980 yılında yayımlanan Sözcükleri Değiştirmek adlı yazısında da tanıklık edebiliriz. Bu yazıda da yine sözcükler üzerinde duran Süreya, Yeni Türkçe’nin büyüsüne kapılıp eski şiirlerindeki sözcükleri değiştiren şairleri ele alır. Yazılmış şiirlerin o döneme ait izler taşıdığı düşüncesinden hareketle şiirdeki bu değişimi veya yenilenmeyi geçerli bulmaz Cemal Süreya. Özellikle Oktay Rifat ve Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dildeki bu arınma çabalarını yersiz ve anlamsız bulduğunu söyler. Oktay Rifat’ın İkinci Yeni çizgisinden gittikçe uzaklaşması ve kendi edebiyat dilini kurmasının altında şüphesiz ki konuşma dilindeki sadeliği biraz daha zorlamak istemesi ve onun ötesine çıkma gayreti yatıyor. Bu konuda şöyle diyor Cemal Süreya: “Bir şiiri yeniden yazmak başka, onun bazı sözcüklerini dil kaygısıyla değiştirmek başka. Gerçekte, otuz yıl önce yazılmış bir şiiri yeniden yazma çabasını da pek anlamıyorum ben. O şiir belli bir dönemin, belli bir duyarlık ortamının, belli bir dil bağlamının ürünüdür. Ve olduğu gibi kalmalıdır.” Bu ifadeden hareketle Cemal Süreya’nın günlük konuşma diline yaslanmak için eskiyi bir kenara koymadığını; yazılmış eserleri o dönemin koşulları ve imkanları dahilinde yorumladığını belirtebiliriz.

    Sonuç olarak Cemal Süreya’yı İkinci Yeni’nin içerisinde yer aldığı halde aynı kuşaktaki şairlerin şiir anlayışına büsbütün katılmadığı için ayrı bir noktada değerlendirmemiz gerekir. Konuşma dilini kendi şiirine dahil ettiği için Garip akımına, kurduğu sade dille çok yönlü bir anlatım biçimi geliştirdiği için İkinci Yeni’ye yakın sayılabilir. Ancak kendi şiirini oluştururken var olan şiir dilini ve kendinden önceki şiir geleneğini hiçbir zaman tümüyle reddetmez. Yazının başında sözünü ettiğim Folklor Şiire Düşman adlı yazıda bu konuyu genel hatlarıyla ele aldığı halde yine de ifade etmek istediği düşüncelerin tam anlaşılmadığını kabul eder Cemal Süreya. Modern şiirin alt yapısını oluşturan halk şiirini her fırsatta savunur ve yeni bir anlayışın yeşerip büyüyebilmesi için öncekilerin yok edilmesine karşı olduğunu da ayrıca belirtir. Üstelik konuşma dilinin halk dilinden ayrı düşünülmemesi gerektiğinin de altını çizer.
    Şu ifadeler sanırım Cemal Süreya’nın halk diline ve konuşma diline verdiği önemi yeterince açıklayacaktır: “Kendi dilimizle konuşmak, bir şey anlatıyorsak onunla anlatmak. Bu, halk şiirinden hiç yararlanılmaz, hatta yararlanılmaz demek değil elbet. Ama arı çiçek yiyip bal yerine yine çiçek yapmaya başlarsa tehlikeye düşmüştür. Halk kaynakları şiiri besleyecektir. Ama onda eriyerek, özümlenerek, yakıt halinde.” (Arka kapak 16. sayısı)

    Cemal Süreya’nın şiir görüşü için buraya bakabilirsiniz: https://www.edebiyathaber.net/...anin-siir-gorusleri/

    Cemal Süreya adına paylaşılan sahte alıntılar:

    1- “Kırmızı bir atkı al sade, yalnızlığını saklar.
    Edip Cansever okuma bu kış ruhunu sakatlar.” (Şairi: Sinan Yeniceli)

    2- Öyle bir sihirbazdın ki beni bile kaybettin..

    3- Öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı.
    Fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım.
    Kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya.
    Manzaraysa ayrılığa sıfır! İşte her şey hazır..
    Acılarımla iki lafın belini kırdık.
    Yokluğunda bir kuş sütü eksik.

    4- Parmak uçlarıma hapsettim seni.
    Dokunduğum her yerde seni hissediyorum,
    Canım yanıyor.

    5- Ne kadar silersen sil; ya yırtılır defterin ya da izi kalır cümlelerin. ‘

    6- Önce sevdiğiniz terk eder sizi, ardından uykunuz.
    Sonra ne sevdiğiniz geri gelir ne de uykunuz.

    7- “Unutulmaz babaların öldüğü
    Annelerin ise onlarla gömüldüğü”

    8- “Her gece üstünü açma üşütürsün diyeceğine, bir kere ‘kalbini açma üzülürsün’ deseydin ya anne…”

    9- “Seni seviyorum’ diyen, seni gerçekten seven değildir. seni gerçekten seven; ‘seni seviyorum’ demeye çekinendir.

    10- Bilirsin sigarayı da kalem tuttuğum gibi tutarım. Ondan tüter “sevda sözleri…” (Şairi: Kübra Yüzüncüyıl. Bir Kadının En Mahrem Yeri/ Sayfa:6)

    11- Ne zaman bu şehirden kaçıp gitme isteği gelse, bir köşeye oturup geçmesini bekliyorum. Gidersem dönmem çünkü biliyorum…

    12- ‘Üzülme değmez’ sözünü duymaktan sıkıldım.
    Değmeyenlere zaten üzülmem. Üzüldüğüm şey
    Değmeyenlere yüreğimin değmiş olması.

    13- “Sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz…”

    14- Allah’ım bana öyle bir eş nasip et ki; ömrümün son demlerinde bile gözlerine baktığımda kalbim ilk gün ki gibi çarpsın!

    15- Bir ‘hoşçakal’a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım.

    16- “Annesinden dayak yediği halde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur “aşk”…”

    17- “Gözlerine baktığımda kayboluşumun nedeni gözlerindir sanma…
    Her insan kendini kaybolmuş hisseder boşluğa bakınca!..”

    18- “Karşıdan karşıya geçer gibi sev beni. Önce bana, sonra bana, sonra tekrar bana bak…”

    19- “Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme,
    Kırk yılın hatırına “sen” kalayım.

    20- “Parkta salıncak sırası bekleyen çocuk gibi bekledim seni. Biraz heyecan, birazda salıncağı ‘başkası kapacak’ korkusu işte.”

    21- Gelmeye fırsatın yok biliyorum…
    peki ya ben!
    ben var mıyım?
    ya da hakkımda bildiklerini sırala!
    gelmiyor mu hiç bir şey aklına?
    anladım.
    konuşan gözler meselesi,
    belki de konuşuyordur gözlerin ama ben gözce bilmiyorum ki;
    sessizce biliyorum
    usulca biliyorum
    masumca biliyorum
    yapabildiğini bildiğin tek bir şey var ama nolur bu sefer ağlatma yüklemi
    peki ya sen!
    sen var mıydın?
    hakkımda bilmediklerine ağlarken…
    yoktun
    gözlerinin konuştuklarını neden anlamıyorum merak ediyor musun?
    çünkü;
    onlar da yoklar.

    22- ‘Üşüdüysen söyle sevgilim, seni bir kat daha seveyim’

    23- “Ki ben; senin ilkokul yıllarında durmadan yere düşürdüğün kurşun kalem gibiyim: dışı sapasağlam, içi paramparça.. “

    24- Bazen diyorum ki; ne olacak söyle gitsin..
    Sonra diyorum; ”söyleyince ne olacak, sus bitsin !”
    25- “Düşenin dostu olmaz” der kimileri. Sanki ayakta olanın dostu çokmuş gibi…”

    26- Giden gitmiştir gittiği gün bitmiştir.

    27- “Belki o her şeye değecek kadar değerli senin için; ama sen de, onun için kendini hiç edecek kadar değersiz değilsin.”

    28- “Seni ne zaman uyurken hayal etsem; affediyorum”

    29- ‘Birer birer, seve seve çıktığım aşk basamaklarını; onar onar, söve söve iniyorum şimdi!’

    30 – Aynı şehirde, sen varsın, ben varım, biz yokuz!

    31 – “Çocuk olsam yeniden…
    Bir tek düştüğüm için acısa içim
    Ve kalbim; çok koştuğum zaman çarpsa sadece.”

    32- “Bir kadını ortadan ikiye böl; yarısı annedir, yarısı çocuk.”

    33- Önemli olan hastalıkta sağlıkta değil, yalnızlıkta yanımda olman..

    34- “Dokunulmasa da, görülmese de;
    kalpte yer verilir bazısına, nedensiz…”

    35- “Mutlu olmanın yolunu, karşıdakini mutlu etmek sanıyorduk. Yanıldık! Çünkü ne kadar mutlu ettiysek, o kadar yalnız kaldık”

    36- Uzaktan seviyorum seni
    kokunu alamadan,
    boynuna sarılamadan
    yüzüne dokunamadan
    sadece seviyorum

    öyle uzaktan seviyorum seni
    elini tutmadan
    yüreğine dokunmadan
    gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
    şu üç günlük sevdalara inat
    serserice değil adam gibi seviyorum
    öyle uzaktan seviyorum seni
    yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
    en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
    en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
    öyle uzaktan seviyorum seni
    kırmadan
    dökmeden
    parçalamadan
    üzmeden
    ağlatmadan uzaktan seviyorum
    öyle uzaktan seviyorum seni;
    sana söylemek istediğim her kelimeyi
    dilimde parçalayarak seviyorum
    damla damla dökülürken kelimelerim
    masum beyaz bir kağıtta seviyorum.

    37- “Git diyorsun da olmuyor işte git demekle, her şeye rağmen gidemiyor insan. Bende sana sev diyorum mesela, sevebiliyor musun?”

    38- “Ertesi gün sana kavuşmayacağım için, uyumadığım geceler var benim.”

    39- “Unuturum diye uyudum. Yine seninle uyandım.
    Belli ki uyurken de sevmişim seni.”

    40- Cevap veriyorum! Zamanla her şey geçer diyen akıllılara; geçen tek şey zamandır; anlayan anlatsın anlamayanlara.

    41- Çok günah işledim, korkuyorum.
    Ayaklarının altına al beni anne!
    Cennete gitmek istiyorum.

    42- “Kimse benimle oynamıyor diye ağlayan çocuk! Sen büyü hele, bak ne oyunlar oynayacaklar seninle.”

    43- Sen bir çocuktun
    ben bir çocuk
    1000. sözü söylemek bana düştü
    bir ben bir sen oyununda

    44- “Ve sevda darağacında, elimi çeksem senden olacağım, çekmesem kendimden…”

    45- “Denir ya aşk iki kişilik, yalan! Aşk bile bile delilik. Bi de hayat müşterektir denir. Bu da yalan çünkü aşk acısı hep tek kişilik.”

    46- “Sana yolculuk yapmak istiyorum. Kes yüreğine giden bir bilet; “can” kenarı olsun…”

    47- “’Git’ diyorsun da olmuyor işte git demekle, her şeye rağmen gidemiyor insan. Ben de sana ‘sev’ diyorum mesela. Sevebiliyor musun?”

    48- “Aklım mı? O yüzsüz bir misafir. Hep sende kalıyor…”

    49- “Küçükken aldığım dışı güzel, içi hep çürük çıkan elmalı şekerler gibisin. Aranızdaki tek fark; o elmalı, sen ise el’malı.”

    50- “En az benimki kadar annemin de ahı tutar sana. Burnumdan getirdiğin süt, onun sonuçta.”

    51- “Ne olmuş her fırsatta kendimle konuşuyorsam? Bakma sen yanlış demiş eskiler, kendi kendine konuşana deli değil, yalnız derler.”

    52- “Her gece onu düşünmekten saatim ilerlemez oldu. Kim sorarsa saat kaç diye. Cevabım hep aynı; o’na doğru” gibi adamın ağzına sıçan bir söz söylemiş. Bunu okumamın hemen akabinde şahsıma, ‘üzülme değmez’ sözünü duymaktan sıkıldım. Değmeyenlere zaten üzülmem. Üzüldüğüm şey; değmeyenlere… Yüreğimin değmiş olması.”

    53- ‘’Denize ilk giren çocuk masumiyetiyle seviyorum seni. Boğulacakmışım gibi.”

    54- “Gitmekle gidilmiyor ki… Gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.”

    55- “Nasıl bilirdiniz, sorusuna, “tanıyamamışım” deyip geçtim.”

    56- “Bir daha beni sevdiğini söyleme! Neden biliyor musun? Çünkü yine inanırım.”

    57- “Ve sonra gülüşün geldi aklıma ve dedim ki, yine gelsen yine severim seni ‘

    58- “Üşüyor musun? Üzülme bee! Gel yanıma.. O kadar yaktın ki canımı; ısınırsın. Üşümezsin bir daha.”

    59- “Seni soruyorlar… Öldü mü diyeyim yoksa dönecek mi? İkisi de imkânsız değil mi? Çünkü biliyorum; asla geri dönmezsin. Ve biliyorsun; sen benim için asla ölmezsin…”

    60- “Günlerce konuşmaz, yazmaz, aramaz, sormaz. Sonra gelir bir ‘merhaba’ der, yine o kazanır…”

    61- Sen dedi; intihar gibisin. Hem herkes tarafından bir kez düşünülen hem de cesaret edilemeyen.

    62- Sevişti bir bakir ile bakire
    erkeğe milli dediler kadına fahişe.

    63- Gider gibi yapmadım ben, ya kaldım ya gittim. Sen ise kalır gibi yaptın, ama gittin ve ben bittim.

    64- Benimsin demeden önce, seninim demeyi bilmeli insan.

    65- “Tamam mesafeler aşka engel değil, ama ben burada ağlasam senin yanakların ıslanır mı orada?”

    66- Uğraşamam dünümle ve dünümdekilerle. Ben yarına bakarım yanımdakilerle.

    67- Özlemek, ölmekten sadece iki harf fazla be çocuk

    68- Zaman lazım sadece, unutacaksın! Nasıl unuttuysan çocukluğunu, kırılan oyuncaklarını… Kırılan kalbini de öyle unutacaksın.

    69- Senin çelme taktığın yerden başlıyorum hayata.. Varsın yara içinde kalsın dizlerim, yüreğim kadar acımaz nasıl olsa.
    70- Aslında annem seni anlatır dururmuş çocukluğumda, meğer her masala seni anlatarak başlarmış. Bir varmış, bir yokmuş.

    71- “Sen; aklım ve kalbim arasında kalan, en güzel çaresizliğimsin.”

    72- Cenaze arabalarını süslemek gibidir yokluğunu yazmak. Ne kadar güzel olsa da, ölüm taşır.

    73- “Gidemem artık oraya” dediğim yere yine gittim.

    74- O beni herhalde sevmiş! oysa ben onu her halde sevmiştim.

    75- Bazen seni sevmiyorum, sonra hemen geçiyor.

    76- İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir. Seni merak edeyim.

    77- Bilirsin beceremem yaşamayı..
    Bir damla su olsam,
    gider rakıya damlarım…

    78- Hiç nefret ede ede sevdiniz mi?

    79- Sen yeter ki içinden de olsa bir seni seviyorum de; Benim kulaklarım çınlasın kâfi.

    80- Küçükken anneme mezarlıktan korkuyorum dediğimde ‘ölüden değil, diriden kork’ demişti. Zamanla anladım ki; annem yine haklıydı.

    81- “Aklının ucuna oturup kendimi bekledim; gelmedim, gelmedim, gelmedim.”

    82- Keşke şöyle yapsaydım belki severdi deme. O senin için ne yaptı da sevdin sanki? Akıl işi değil, gönül sevdi mi gerisi bahane.

    83- Sahi
    sarkıntılığa girer mi acaba?
    - ayrılırken -
    gözlerimin sana sulanması (Şairi: Tekin Deniz)

    84- Bir kadını ortadan ikiye böl;
    yarısı annedir
    yarısı çocuk
    yarası ben
    yarası aşk
    duyanlar bilmez bunu
    görenler anlamaz,
    yarısı rivayettir
    yarası gece (Şairi: Tekin Deniz)

    85- Oyuncağın kırıldı diye üzülme çocuk.. Büyüyünce kalbin paramparça olacak !…

    86- Sevmenin bin türlüsü vardır, sevmemenin bir…
    Git iş işten geçmeden,çok geç olmadan vakit… (Şairi: Cemal Safi)

    87- Böl gecemi, destursuz gir mabedime.
    Şifa niyetine dokun yüzüme..
    Gel be,
    Gel işte. (Şairi: Şafak Yolcu)

    88- Şimdilerde.!
    Altından geçtiğim
    Bütün ağaçlar yapraklarını döküyor..!
    Havada hazan var
    Yüreğimde hüzün. (Şairi Tamer Polat)

    89- “Ne dua’lar kurtarır bizi artık, ne de zaman.. Unutabilmek gerek bazen, ağlamadan.” (Şairi : Özdemir Asaf)

    90- Ah ulan ayrılık bir senle ayrılamadık!

    91- ellerim ceplerimde yürüyorum
    ve ben ne zaman bir şiir duysam
    şahadet getiririm
    ölürüm
    ankara olurum bazen
    kaldırımlarımı telaşlı topuklar döver
    kalabalıklar arasında ezilir yalnızlığım
    korkarım
    geceleri renkli ışıklar süsler mutsuzluğumu
    kavgalar eksik olmaz
    ayrılıklar düşmez yakamdan
    ağlarım
    şarkılar söylenir adıma
    belki gelen gidenden çoktur ama
    unutturamaz boşluğunu
    hatırlarım
    adını haykırmak isterim bazen
    sesimi bastırır yokluğun
    tüm reklam panolarına suretini asarım
    ve sokak lambalarına kendimi
    sesini duymak isterim şehirler dolusu
    susarım...

    92- “Nasıl bir his biliyor musun ?
    Oda çok geniş ama sığamıyorsun,
    bak kapı orda ama çıkamıyorsun,
    pencere açık ama nefes alamıyorsun..”

    93- "Baktım sana kızgın değilim, kırgın değilim, dargın değilim. Kısacası ben sana artık hiçbir şey değilim." (Şair: Mehmet Ercan)

    94- "Birbirimize birkaç adım mesafelerdeyiz aslında ama aramızda kilometrelerce gurur var."

    Tam 94 tane SAHTE ALINTI! Ve bunlar sadece benim keşfettiklerim. Siz nerenizle okuyorsunuz bu kitapları? Kimseden hiçbir ses seda yok! Paylaşılıyor binlerce kez, ama kimse sesini çıkarmıyor. Hiç mi bilmiyorsunuz? Hiç mi okumadınız? Eğer sizin de sahte olarak paylaşıldığını bildiğiniz bir söz, şiir varsa yorum bölümüne yazarsanız sevinirim.
  • Temelleri yüz binlerce şehidimizin kanı ile yoğrulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti; millet sevgisinin doğurduğu bir varlıktır. Onu birbirimize severek, birbirimize inanarak, kendi kendimizden şüphelere düşmeyerek vicdan huzuruyla bizden sonra gelecek nesillere devredelim.
    Ahmet Oktay
    Sayfa 121 - Hasan Âli Yücel- Akşam, 1950
  • Bizim için asıl olan miras, ne mâzidedir, ne de Garp'tadır; önümüzde çözülmemiş bir yumak gibi duran hayatımızdadır. Onu yakaladığımız,onun meseleleri üzerinde durduğumuz, onlarla yoğrulduğumuz, bu meseleleri fikir hayatımızın zarurî yol uğrakları gibi değil, temeli olarak kabul ettiğimiz zaman tarihin en hususî coğrafyamızın bize yüklediği büyük role erişeceğiz.
    Ahmet Oktay
    Sayfa 108 - Ahmet Hamdi Tanpınar- Ülkü, 1943
  • İsmet İnönü, ihtilalci olmayan her gerçek devlet adamı gibi, ilk düzenli ordu birliği kurulduğu anda devleti eline geçirmiş, sonuna kadar da artık bu yetke'yi elinden hiç bırakmamıştır. Bu arada Türkiye'de yapılan yeniliklere, reformlara, hatta çok radikal değişmelere Mustafa Kemal'in damgasını vurabilmesi, hep İsmet Paşa'nın geri plandaki denetlemeleri, sıkı kontrolu altında meydana gelmiştir. Mustafa Kemal bu yolda büyük zorluklarla hatta ölüm tehlikeleri ile karşılaşmış olsaydı, bunu sadece kendi canı ile ödeyecek tarihe kim bilir nasıl bir adla yazılacaktı. Buna karşılık İsmet Paşa devlet yekesini ister bizzat, ister uzaktan uzağa tutmayı sürdürecekti. Bu açıdan bakılırsa İsmet Paşa ortak olduğu değişmelerin bahşişlerini, her zaman Mustafa Kemal'in cebinden ödemiştir. Sözgelimi yeni harfler kanununu önceleri aykırı görmesi, devlet kadrolarındaki karışıklığı, duraklamayı düşündüğü içindir. Bunu bir kere göze aldıktan sonra Mustafa Kemal'in aksine bir kere bile eski harfleri kullanmaması da gene tutarlı bir devlet adamı kişiliğinden gelir.
    Ahmet Oktay
    Sayfa 102 - Kemal Tahir- Notlar/ Çöküntü içinde, 1992
  • Dikkat ediyor musunuz? Hayat pahalandıkça lükse ve eğlenceye karşı rağbet fazlalaşıyor; sefalet arttıkça sefahet çoğalıyor.
    Ahmet Oktay
    Sayfa 98 - Peyami Safa- Yeni Mecmua, 1942
  • 1900'lerin Türkiye'sinde birçok kimseler, çok genel etkenlerin tesiriyle, yenileşmenin gereğini anlamıştı, birçok kimseler de değişmeler yapmaya yönelmişti fakat bir bütünden esinlenerek bir devrim yaratabilen yalnız Atatürk oldu. Bir şahsın tarihe damga basması dediğimiz olay da herhalde bu olsa gerek.
    Ahmet Oktay
    Sayfa 95 - Şerif Mardin- Atatürk Devrimleri 1. Milletlerarası Sempozyumu Bildirileri, 1975
  • Atatürk'ün batıcılığıyla Tanzimat batıcılığı arasında benzerlik yok, karşıtlık var. Birisi, çok uluslu bir ümmet imparatorluğunda beliren komprador batıcılığı, ötekisi uluslaşmış bir ülkede kendini gösteren bilinçli batıcılık. Başka türlü şöyle de söyleyebiliriz, sanırım, birincisi, Batı'nın önerdiği batılılaşmaya evet diyen, ikincisiyse batılılaşmasını batılı yöntemlerle, ama kendi bildiğince yapmak isteyen batıcılık. Asıl Atatürk devrimi işte burada.
    Ahmet Oktay
    Sayfa 73 - Attilâ İlhan- Hangi Batı'dan,1972