Bilinç, içinde hareket ettiği gerçekliğin sınırlarını aşmaya yönelir, çünkü 'duyumsal algı'sının sınırladığı ufkun ötesini görme eğilimi yapısında vardır ve insanı insan kılan da bu değişmez özelliğidir. Bilinç aşmacalar kurmakla kalmaz, bunları gerçekliğin yerine koyar ve asıl gerçek sayar. Burada da kalmaz; dışına yansıttığı aşmacaları sonsuz güçler ve niteliklerle donatır ve kendine egemen varlıklar olarak tasarlar. Bilincin bu işleyiş tarzı gerçekliğe yabancılaşma biçimleri alabilir ve dünyayı ikileştirebilir.
Grup halinde hareket ederken insanlar ayrıntılı düşünmezler ve derin incelemeler yapmazlar. Yalnızca daha sakin ve uzak olanlar bunu yapabilir. Gruplar duygusal ve heyecanlıdır. İnsanların birincil arzusu grup ruhuna uyum sağlamaktır. Düşünme tarzları basite indirgenir: İyiye karşı kötü, bizimle beraber ya da bize karşı. Olayları basitleştirmek için bazı otoriter tipleri ararlar.
Kitap, küreselleşmenin ve modernleşmenin kültürel ve toplumsal olarak sığlaşmaya neden olduğunu, bireycilik paradoksu yarattığını ve bunların her şeyi yavanlaştırdığını ve köksüzleştirdiğini anlatmakta genel olarak.
İçerik olarak iyi olsa da çeviri için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. 2024 yılında çevrilmiş bir kitapta neden günümüzde pek kullanılmayan, dedelerimiz zamanında kalmış kelimeler bu kadar sık kullanılıp anlatılacak konuyu anlamamız zorlaştırılmaya çalışılıyor bilemiyorum. Akışı bozmaktan başka bir etkisi yok maalesef.