Doktorlar diyorlar ki: "Sakın kendini üzme, tedaviler boşa gider!" Hâlbuki üzülmek değil, boğuluyorum. Acınacak hâldeyim. Hiç kimseye bir şey söyleyemiyorum. Hiç kimsenin yüzüne bana yaptığı fenalığı haykıramıyorum. İçimde biriken bu azaplar, kalbimi cımbızla didikliyor, paramparça ediyor.
Bazı insanların inzivası meşguliyetle doludur; evinde, divanında, yalnızlığın ortasında her şeyden uzaklaşmış gibi dursa da, bu sefer kendi kendilerinin canını sıkarlar. Onların bu yaşamına inziva yaşamı değil, boşluktaki meşguliyet denmeli.
"Niçin erteliyorsun?" diyor, "Niçin kendini geri çekiyorsun? Meşgul olmazsan, kaçar gider," diyor. Tamam ama meşgul olsan da kaçacak, dolayısıyla zamanın çabukluğuna sadece onu kullanırken hızlı olursan yetişebilirsin, tıpkı hiç durmayacak, taşkın bir nehirden suyu çarçabuk içer gibi.
Geçmişini, ne zaman kesin bir plan yaptığını, ne kadar az günün tasarladığın gibi geçtiğini, ne zaman yüzünün doğal haline büründüğünü, ne zaman zihninin huzursuz olmadığını, böylesine uzun bir ömürde ne başardığını, sen kendin ne kaybettiğini anlamazken, birçoklarının senin yaşamından ne kadar çok çaldığını, yersiz kederin, aptalca mutluluğun, açgözlü şehvetin, dalkavukça ilişkinin yaşamından ne kadar çok çaldığını, sende sana ait ne kadar az şey kaldığını yeniden düşün, göreceksin ki vaktinden önce ölüyorsun.
Kim için yaşayabilirim, hangi gaye için? Neyi arayacağım? Ne için savaşacağım? Neyin rüyasını göreceğim? Hayatın çiçekleri döküldü, sade dikenleri kaldı.