Ne fırtınalar koptu,
Benim hayat dallarımdan
Hiçbirinde vazgeçmedim
Umutlarımdan
İçimde kıyametler kopsa da
Ben baharıyım yarınlarımın,
Çiçek açarım her kışın ardından.
(Nazım Hikmet RAN)
Nazım Hikmet Ran
Gregory David RobertsDağ Gölgesi
Dikkat! Bu İnceleme Spoiler Niteliğinde Bilgiler İçermektedir!
Bugün yine favori yazarlarımdan biri olan Gregory David Roberts’ın bir kitabını yorumlayacağım.
Aslına bakarsanız Shantaram’ı okuduysanız bu kitabın konusuna da hâkimsiniz demektir. Çünkü bu kitap Shantaram’ın devamı.
Yine oldukça kalın ama bir o kadar da sürükleyici bir kitaptı. Lin’i ve diğer karakterleri çok özlemişim. Uzun zamandır görüşemediğim arkadaşlarımla buluşmuşum gibi hissettirdi bu kitabı okumak.
Shantaram’ı okurken Lin’i daha gözü kara, yerini ve varlığını sorgulayan bir karakter olarak görüyoruz ve kitabın sonlarına doğru daha olgun bir Lin karşımıza çıkıyor diyebilirim. İşte tam da bu olgunlaşma ve beklenmedik birtakım olaylarla Lin, yaşamını farklı bir yöne çevirmeye çalışıyor. Tabii bunu yaparken dostlarının çok büyük desteği oluyor.
Lin ilk kitapta da bu kitapta da en çok bağ kurduğumuz karakter olduğu için onun bu gelişimine tanıklık etmek güzel hissettirdi. Onunla büyüyormuşum gibi hissettim.
Biraz spoiler olacak belki ama söylemeden geçemeyeceğim: Kadir Bhai’in mektubunu okurken ben de ağladım. Lin gibi ben de babamın vasiyetini okuyormuşum gibi hissettim. Oldukça duygusal bir bölümdü. Aslında bu bile kitaptaki karakterleri ne kadar benimsediğimizi gösteriyor.
Lisa’nın ölümü beni oldukça üzdü (Prabu’nunki kadar olmasa da!). Evet, olayların gidişatı yönünden önemli bir olaydı ama bence yaşamalıydı. Onun Lin’e olan desteği, aralarındaki ilişki çok güzeldi. Açıkçası ben Lin-Karla çiftindense Lin-Lisa çiftini daha çok seviyordum. Sanki biraz da Lin ve Karla’yı bir araya getirmek için yazılmış bir ölüm gibiydi. O yönü hoşuma gitmedi.
Ayrıca Prabu’dan bahsetmişken şunu söylemeliyim: Bu kitapta Prabu’nun adı bir kez bile anılmadı. BİR KEZ BİLE!
Gregory David RobertsShantaram
Hayattaki her şeyden bahseden bir kitap gerçek olabilir mi? Cevabımız: Evet! Shantaram gerçekten de her şeyi içeriyor. Aşk, savaş, mafya, kaçış, salgın hastalık, dostluk… Aklınıza ne gelirse… Tüm bu alakasız olaylar nasıl bir araya gelebilir demeyin. Okuyunca hayran kalacaksınız.
Tüm olaylar Lin’in kaldığı hapishaneden kaçarak Hindistan’a gitmesiyle başlıyor. Oraya adımını atmasıyla da aşk ve dostluk onu karşılıyor. Prabu ve Abdullah ona dostluğu, aileyi öğretiyor. Karla ise gerçek aşkı ve tutkuyu… Prabu demişken, kendisi kitaptaki favori karakterim olur. Gerçekten mükemmel bir karakter. Keşke hepinizi onunla tanıştırabilsem!
Lin her ne kadar dikkat çekmemeye çalışsa da hayat, onu yine aynı illegal döngüye sokuyor. Bir anda kendini Hindistan’ın en nüfuzlu suç imparatorluğunun merkezinde buluyor. Babası gibi benimsediği Kadir Bhai sayesinde de hatırı sayılır bir çevre ediniyor o âlemde. Yani kitap sizi Hindistan’ın gecekondularından çalkantılı yer altı dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor diyebiliriz.
Tanıştığı tüm insanlar Lin’de bir iz bırakıyor, onu dönüştürüyor. Öncesinde sadece günü kurtarmaya, hayatta kalmaya odaklı yaşayan Lin; burada doğru sandıklarını sorguluyor, yanılgılarının farkına varıyor. Tabii, onunla birlikte siz de bu konular üzerine düşünüyorsunuz. Lin’in kişilik gelişimi kitapta en sevdiğim noktalardan biriydi cidden.
Kitap oldukça kalabalık bir şahıs kadrosuna sahip. Ancak okuduğum diğer “kalabalık kitaplar”ın aksine kişileri oturmakta zorlanmadım. Herkesi kolayca kafamda oturtabildim. Ayrıca kitaptaki her karakter olmazsa olmazdı. Olayların gidişatına küçük ya da büyük mutlaka etkileri vardı. Hem bu kadar kalabalık bir şahıs kadrosu kurup hem de her karakteri olaylarla bağdaştırabilmek, derinleştirebilmek hiç kolay
Notre Dame'ın KamburuVictor Hugo
Çok ön yargılı yaklaştığım bir kitaptı. “Akıcı mıdır? Okuması keyifli midir?” diye sorgulayıp ertelemiştim epeyce. Ancak keşke çok daha önce okusaymışım dediğim ve bir solukta okuduğum bir kitap oldu Notre Dame’ın Kamburu. Hâlâ kitap aklıma geldikçe “Ah Quasimodo! Sen bunları hiç hak etmedin.” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Çok hüzünlü bir öyküydü.
Aslına bakarsanız, kitabın konusu hakkında biraz bilgim olduğunu sanıyordum. Belki de ertelememin nedenlerinden biri de buydu. “Dışlanan, çirkin görünüşlü biri var. Güzel bir kıza âşık oluyor. Kız onunla ilgilenmiyor. Klasik hüzünlü ve karşılıksız aşk masalı.” diye düşünmüştüm. Ta ki okuyana kadar… Kitap tüm bu saydıklarımdan çok daha fazlası. Eğer siz de benim gibi ön yargılıysanız o düşüncelerinize kanmadan okuyun derim.
Bu kitabı spoiler vermeden nasıl anlatacağım bilemiyorum. Çünkü anlatılacak, üzerine konuşulacak çok şey var.
Kitap, Paris’te hatta ünlü Notre Dame Katedrali’nde geçiyor. Gerçekten var olan bir mekânda geçiyor oluşu da okuduklarımızın gerçekçiliğini arttırıp kitapla bağ kurmamızı sağlıyor. Upuzun bir Notre Dame tasviri ve bir festival aracılığıyla karakterlerimiz tanıtılıyor ve macera başlıyor.
Quasimodo dış görünüşü nedeniyle henüz doğar doğmaz terk edilmiş yapayalnız bir genç. Ona kilisenin başrahibi Claude Frollo sahip çıkıyor. Manevi babası oluyor. Quasimodo büyüyünce kilisenin zangoçluk görevini üstleniyor. Bu işi öyle çok seviyor ki bu uğurda kulaklarını kaybediyor. Ancak bu onun sevgisinden bir şey kaybettirmiyor. Ta ki Esmeralda ile karşılaşana kadar… İşte o zaman işler değişiyor. Çünkü Quasimodo aşkla tanışıyor. Ancak farkında olmadığı bir şey var: Esmeralda’nın aşkıyla yanıp tutuşan yalnızca o değil. Babası bildiği, bekâret yemini etmiş olan rahip de onun gibi bu