Dünyada hiçbir şeyi olmayan bir çocuğun her şeyi sahiplenmesi: taşı, kayaları, antik bir inancı ve sadece uzaktan gördüğü beyaz gemiyi. Babası ile kurduğu tek bağ o gemi. Terk edilmiş olsa da bir çocuğun babasına ulaşma isteği o gemi. Bir babaya ihtiyacı olduğunu sessiz çığlığı.Kendisini seven, sahip olduğu tek insan, kahramanı olarak gördüğü dedesi. Diğer insanlar ne kadar öyle görmese de. Mecburen iyi bir insan. İyi olmak istediği için değil de iyi olmak zorunda kalmış bir insan. Bunun yanında nenesi, halası ve Oruzkul. Bu insanlar ile kurulamayan bağlar. Biz yetişkinler için insanlar gri varlıklardır, bir çocuk için siyah ya da beyazdır. Hikâye, hayatın sıradan akışında bile kötülüğü oldukça güzel işliyor. Kötülük için çok büyük eylemlere gerek yok. Sırf yapabiliyor diye birisinin bir şey yapması da kötülüktür.
Aslında bu bir çaresizlik hikâyesi. Çaresiz bir ihtiyar, çaresiz bir çocuk ve çaresiz bir eş. Bu çaresizlik duygusu insana aslında ne kadar aciz olduğunu gösteriyor. Bu çaresizlik içinde mecbur olduğunuz insanlara karşı öfke duyuyor, ancak kopamıyoruz. Şu söz geldi aklıma: "Sen haklısın Musa ancak karnımızı Firavun doyuruyor." Buradaki Firavun Oruzkul elbette. Oruzkul güce tapan bir insan. Çocuğu olmasını bile evlat sevmek için değil, kendinde eksiklik, ahrazlık olmasın diye istiyor.
Hikâye kendine ait bir mit oluşturuyor. Bu mitin detayları ince ince işliyor. Kendinizi bir destanın içinde buluyorsunuz. Bu mite o kadar çok bağlanıyorsunuz ki, normalde oldukça doğal olan bir olaya bile öfke ve nefretle bakıyorsunuz. Bu mit çocuk için de oldukça kritik. Kimsesiz bir çocuk için tek gerçek, sahip olduğu tek kutsal. Bu kutsal öylesine delik deşik ediliyor ki, bir çocuğun hayalleri yıkılmıyor, gerçeklik ile bağı yıkılıyor. Bu eylemin içinde bulunan insanları