Eşya, zeval ve ademe gitmiyor; belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor, âlem-i şehadetten âlem-i gayba gidiyor, âlem-i tagayyür ve fenadan âlem-i nura, bekaya müteveccih oluyor. Hakikat nokta-i nazarında eşyadaki cemal ve kemal, esma-i İlâhiyeye aittir ve onların nukuş ve cilveleridir. Madem o esma bâkidirler ve cilveleri daimîdir; elbette nakışları teceddüd eder, tazelenir, güzelleşir. Ademe ve fenaya gitmiyor; belki yalnız itibari taayyünleri değişir ve medar-ı hüsün ve cemal ve mazhar-ı feyiz ve kemal olan hakikatleri ve mahiyetleri ve hüviyet-i misaliyeleri bâkidirler.
Mü’min, nur-u Kur’an ve sırr-ı iman ile bütün mevcudatın saadetiyle mesud olur;
ehl-i dalalet ise kendi elemiyle beraber bütün mevcudatın helâketiyle müteellim olur.
Evet, hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden tut, ta en cüz’î bir ferde kadar sû-i tesirini gösterir.
Tevekkülvarî taleb-i rızık ise bilakis medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini gösterir.
İşte bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvarî, kanaatkârane yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor.
Hayvanlardan pek fazla evlat besliyorlar.
Hayvanat ise hırs ile rızıkları peşinde koştukları için pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar.”