Abstractist

Ordusu olmayan bir komutan, sadece gölgelerle dövüşür. Ahmet Göker
Reklam
sayfa
Hayat, kitabın sayfalarındadır. Bugün de o sayfalardan birini daha çevirdim.
Cenab-ı Hak, Kadir-i Mutlak (mutlak kudret sahibi) bir Zât’tır. O'nun kudretine ve iradesine göre vücûd (varlık) ve adem (yokluk) arasında gitmek, iki durak arasında yürümek kadar kolaydır. Yani Allah dilerse bir şeyi var eder, dilerse yok eder; hem de bir anda. Varlık âlemine göndermesi de, geri alması da O’nun kudreti için çok kolaydır. Fakat burada çok önemli bir noktaya değinilir: Gerçek anlamda bir adem-i mutlak (tam bir yokluk) diye bir şey yoktur. Çünkü Allah’ın her şeyi kuşatan bir ilm-i muhit’i (her şeyi kuşatan ilmi) vardır. Yani bir şey, Allah’ın ilminden çıkmaz; “tamamen yok oldu” denilemez. Allah’ın ilminden hariç hiçbir şey yoktur ki oraya atılsın veya orada kaybolsun. Daire-i ilim (Allah’ın ilmi) içinde olmayan bir şeyden söz edilemez. Varlıklar, yaratılmadan önce dahi Allah’ın ilminde mevcutturlar. O halde “adem” dediğimiz şey, sadece haricî varlık (duyusal dünya) açısından bir görünmezliktir. Yani bir varlık, haricî âlemde yok olabilir ama Allah’ın ilminde hâlâ mevcuttur. Bu sebeple bu tür varlıklar vücûd-u ilmîye (ilimdeki varlık) perdelenmiş, sadece haricîde görünmeyen birer unvandır. İşte bu yüzden kelamcıların ve ehl-i tahkikin bir kısmı, bu ilmî varlıklara “a‘yân-ı sâbite” (ezelde Allah’ın ilminde sabit olan hakikatler) adını vermiştir. Devamında ise “fenâ” yani yok olmak üzerine bir açıklama gelir: Varlıkların fenaya gitmesi demek, onların gerçekten yok olması değil; geçici olarak haricî (maddî) varlık elbisesini çıkarıp, manevî ve ilmî varlık kazanmalarıdır. Yani, dış dünyadaki şekilleri silinir, ama özleri ilim dairesinde, Allah’ın ilminde devam eder. Bu demektir ki: • Maddî dünyada helâk olan, fânî olan şeyler aslında yok olmuyor. • Sadece dış âlemden (vücûd-u haricî) çekilip, mahiyetleriyle manevî bir vücuda bürünüyorlar. • Böylece

Abstractist

@Abstractist
·
Birincisi: Cenab-ı Hak öyle bir Kadîr-i Mutlak'tır ki adem ve vücud, kudretine ve iradesine nisbeten iki menzil gibi gayet kolay bir surette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir anda oradan çevirir. Hem adem-i mutlak zaten yoktur, çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlahînin harici yok ki bir şey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir unvandır. Hattâ bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "a'yân-ı sabite" tabir etmişler. Öyle ise fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp vücud-u manevîye ve ilmîye girmektir. Yani hēlik ve fâni olanlar vücud-u haricîyi bırakıp mahiyetleri bir vücud-u manevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer.
Sayfa 66·Kitabı okuyor
1000Kitap
Birincisi: Cenab-ı Hak öyle bir Kadîr-i Mutlak'tır ki adem ve vücud, kudretine ve iradesine nisbeten iki menzil gibi gayet kolay bir surette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir anda oradan çevirir. Hem adem-i mutlak zaten yoktur, çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlahînin harici yok ki bir şey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir unvandır. Hattâ bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "a'yân-ı sabite" tabir etmişler. Öyle ise fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp vücud-u manevîye ve ilmîye girmektir. Yani hēlik ve fâni olanlar vücud-u haricîyi bırakıp mahiyetleri bir vücud-u manevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer.
Sayfa 66·Kitabı okuyor
1000Kitap
Bu metinde Bediüzzaman Said Nursî, kıyamet hadiselerinden berzah âlemindeki ervah-ı bâkiyenin (ölmüş ve bedensiz şekilde bekleyen ruhların) etkilenip etkilenmeyeceği sorusuna cevap verir. Cevaben, ruhların derecelerine göre bu büyük olaylardan müteessir olacaklarını belirtir. Nasıl ki melekler, Allah’ın kahredici tecellilerine kendi mertebelerine göre etkileniyorlarsa; ruhlar da benzer şekilde kendi kabiliyetlerine ve derecelerine göre etkilenirler. Bu durum, tıpkı sıcak bir ortamda olan bir insanın, dışarıda kar fırtınasında titreyen birini görüp akıl ve vicdan itibarıyla bundan etkilenmesine benzetilir. Zîşuur olan (şuurlu) ruhlar, kâinatla alâkadar oldukları için, kıyamet gibi büyük bir inkılaptan, özellikle de Kur’an’ın “Göreceksiniz!” gibi tehdit ifadeleriyle dile getirdiği olaylardan kendi ruh mertebelerine göre etkilenirler. Azap ehli olan ruhlar bu hadiseleri elemle karşılar; saadet ehli olanlar ise hayretle, derin bir tefekkür ve ibretle karşılar. Bu etkilenme, bir cihetten istibşar (olacak şeyleri hissetme) ve istigrak (derin düşünceye dalma) tarzında da olabilir. Kur’an’ın kıyametle ilgili tehditlerini sürekli zikretmesi, yalnızca bedenle yaşayan insanlara değil, kabirdeki şuurlu ruhlara da hitap ettiğini gösterir. Halbuki kıyameti doğrudan bedenle görecek olanlar hayatta olan insanlardır. Buna rağmen, ruhların da bu tehditlerden ve kıyamet hadiselerinden manevi ve ruhî olarak hisse aldıkları ifade edilir. Böylece kabirdeki ruhların da kıyametle ilgili Kur’anî hitaplardan istifade ettikleri ve etkilendikleri anlaşılır.

Abstractist

@Abstractist
·
Beşinci sualinizin meali: Kıyametin hâdisatından ervah-ı bâkiye müteessir olacaklar mı? Elcevap: Derecatlarına göre müteessir olacaklar. Melaikelerin tecelliyat-ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasıl ki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titreyenleri görse akıl ve vicdan itibarıyla müteessir olur. Öyle de zîşuur olan ervah-ı bâkiye, kâinatla alâkadar oldukları için kâinatın hâdisat-ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azap ise elemkârane, ehl-i saadet ise hayretkârane, istiğrabkârane, belki bir cihette istibşarkârane teessüratları bulunmasını, işarat-ı Kur'aniye gösteriyor. Zira Kur'an-ı Hakîm, her zaman kıyametin acayibini tehdit suretinde zikrediyor. "Göreceksiniz!" diyor. Halbuki cism-i insanî ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesetleri çürüyen ervahların da o tehdid-i Kur'aniyeden hisseleri var.
Sayfa 65·Kitabı okuyor
Reklam