Cenab-ı Hak, Kadir-i Mutlak (mutlak kudret sahibi) bir Zât’tır. O'nun kudretine ve iradesine göre vücûd (varlık) ve adem (yokluk) arasında gitmek, iki durak arasında yürümek kadar kolaydır. Yani Allah dilerse bir şeyi var eder, dilerse yok eder; hem de bir anda. Varlık âlemine göndermesi de, geri alması da O’nun kudreti için çok kolaydır.
Fakat burada çok önemli bir noktaya değinilir: Gerçek anlamda bir adem-i mutlak (tam bir yokluk) diye bir şey yoktur. Çünkü Allah’ın her şeyi kuşatan bir ilm-i muhit’i (her şeyi kuşatan ilmi) vardır. Yani bir şey, Allah’ın ilminden çıkmaz; “tamamen yok oldu” denilemez. Allah’ın ilminden hariç hiçbir şey yoktur ki oraya atılsın veya orada kaybolsun.
Daire-i ilim (Allah’ın ilmi) içinde olmayan bir şeyden söz edilemez. Varlıklar, yaratılmadan önce dahi Allah’ın ilminde mevcutturlar. O halde “adem” dediğimiz şey, sadece haricî varlık (duyusal dünya) açısından bir görünmezliktir. Yani bir varlık, haricî âlemde yok olabilir ama Allah’ın ilminde hâlâ mevcuttur. Bu sebeple bu tür varlıklar vücûd-u ilmîye (ilimdeki varlık) perdelenmiş, sadece haricîde görünmeyen birer unvandır.
İşte bu yüzden kelamcıların ve ehl-i tahkikin bir kısmı, bu ilmî varlıklara “a‘yân-ı sâbite” (ezelde Allah’ın ilminde sabit olan hakikatler) adını vermiştir.
Devamında ise “fenâ” yani yok olmak üzerine bir açıklama gelir:
Varlıkların fenaya gitmesi demek, onların gerçekten yok olması değil; geçici olarak haricî (maddî) varlık elbisesini çıkarıp, manevî ve ilmî varlık kazanmalarıdır. Yani, dış dünyadaki şekilleri silinir, ama özleri ilim dairesinde, Allah’ın ilminde devam eder.
Bu demektir ki:
• Maddî dünyada helâk olan, fânî olan şeyler aslında yok olmuyor.
• Sadece dış âlemden (vücûd-u haricî) çekilip, mahiyetleriyle manevî bir vücuda bürünüyorlar.
• Böylece