Ölüm, yalnızca bir yok oluş değil, aksine daha ulvî ve hikmetli bir hayata geçişin mukaddimesidir. Zîhayat meyvelerin ve hayvanların, insanın bedeninde fâni olması, onların daha yüksek bir hayat mertebesine hizmet etmesi gibi, insanın ölümü de bir son değil, yeni bir varoluşun başlangıcıdır. Zira en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti bile, bir hikmet ve intizam ile cereyan ediyorsa, elbette hayat-ı insaniyenin mevti bundan daha az hikmetli ve muntazam olamaz. Toprağa düşen bir çekirdek nasıl bir ağaç olup neşvünema buluyorsa, insanın da yer altına girmesi, ebedî bir hayatın mukaddimesi olmalıdır. Çünkü yaratılışta hiçbir şey abes değildir; her fiil, bir nizam ve gayeye mebnidir. Şu halde, en âdi varlıkların ölümü dahi intizamlı ve hikmetle takdir edilmişken, hilkatin en şerefli varlığı olan insanın ölümü, nasıl başıboş ve neticesiz olsun? Ölüm, bir yokluk perdesi değil, hakikat âlemine açılan bir kapıdır. Şu fâni âlemden bâki olan bir âleme hicret etmektir. O hâlde, hayatın sırrını idrak eden, ölümün de mahiyetini kavrar; ölümden korkan ise, hakikatte hayatı anlayamamıştır.