Zâten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık; bir nevi ademdir (yokluktur), zarardır. Hareket ve tebeddül (değişim); vücûddur (varlıktır), hayırdır. Hayat, harekâtla kemâlâtını bulur.
Demek insan, bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır.. ve bütün ulûm-u hakikiyenin esâsı ve madeni ve nuru ve ruhu, marifetullahtır.. ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır.
Sâni-i âlem olan şu kâinatın ustası, iş başında olarak şems ve kameri hangi çekiç ile yerlerine çakıyorsa; aynı çekiç ile aynı anda zerreleri yerlerine –meselâ zîhayatların gözbebeklerinde– yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçü ile, hangi mânevî âlet ile tertip edip açıyorsa; aynı anda, aynı tertip ile gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni-i Zülcelâl mânevî kudretin hangi mânevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa, aynı o mânevî çekiç ile beşerin sîmasındaki hadsiz alâmet-i fârika noktalarını ve zâhirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor.