Roman, hayatın sıradanlığında sıkışıp kalmış, geçmişin gölgeleriyle bugünün gerçekleri arasında bir köprü kurmaya çalışan bir karakterin izini sürüyor. Şermin Yaşar, bu kez mutfaktaki neşeli seslerden ziyade, ruhun derinliklerindeki sessiz çığlıklara odaklanmış. İsmindeki o "altı harfli" bilmece (ki okuyanlar bilir, o kelime aslında hayatın ta kendisidir), ana karakterin çocukluk yaralarıyla, aile bağlarıyla ve en önemlisi de "kendi olma" çabasıyla yüzleşmesini anlatıyor. Kitap, bir yolculuk hikayesi gibi başlasa da aslında insanın içine doğru yaptığı o en zorlu yolculuğun romanı.
Benim için bu kitap, Şermin Yaşar külliyatında çok ayrı bir yerde. Yazarın o tanıdık, akıcı dili burada daha olgun, daha puslu bir havaya bürünmüş. Okurken şunu hissettim: İnsan bazen en çok bildiği yerden, yani "evinden" ve "ismini verenlerden" yaralanıyor. Yazar, o yaraların üzerine bir merhem sürmek yerine ,yarayi açıkça görmemizi ve onunla barışmamızı sağlıyor. Tatlı kelimesi burda bir bilinçli kullanılmış.