Kendinden o kadar gürültülü bir şekilde nefret ediyorsun ki... Avazın çıktığı kadar kendinden nefret ediyorsun. Kendine duyduğun bu tiksinti, her cümlene, her kelimene siniyor. 'Kusura bakma, öyle kafanı şişirdim işte.' 'Sen takılma bana.' 'Beni görmezden gel.' 'Seni sıktıysam özür dilerim.' 'Saçmaladıysam kusura bakma.' 'Bunun için özür dilerim.' Özür, özür, özür... Sanki herkesten önce ilk darbeyi bizzat kendin indirmek zorundaymışsın gibi davranıyorsun. Sanki kum torbası senmişsin gibi. Eğer önce kendinden sen nefret edersen, en çok sen nefret edersen, o zaman kimse seni incitemezmiş gibi...
İnsanların sana karşı duyabileceği tiksintiyi asla tecrübe etmemek için ellerini kulaklarına kapadın, gözlerini yumdun ve içine kapandın. Ama bu, onların sevgisini de asla duyamadığın anlamına geliyordu. O sevgiyi kendi sesinle bastırdın. Nefretini onun üzerine öyle bir haykırdın ki, sevgiyi hiçbir zaman işitemedin.
Kitaplar işe yaramıyor. İnsanin yanında olacak birine ihtiyaci var. inlemeyi andıran bir sesle devam etti:
"İnsan yanında biri olmazsa delirir. Kim olduğu önemli değildir, yeter ki yanında olsun."
Belirsizlik, insan zihnini en çok yoran durumlardan biridir. Ne olacağını bilmemek, insanı hem gelecekle hem de kendisiyle bir savaşa sürükler. Zihin, her ihtimali birer senaryoya dönüştürür. Bu senaryolar, korkuyu büyütebilir ya da huzursuzluğu artırabilir. Netlik olmadıgında, insan kendini bir boşlukta hisseder. Bu boşluk, sabırsızlıkla birleştiğinde ağır bir yük haline gelir.