Penguen
bana sırtını dönme
biliyorum, sana benziyorum
ve içinde saklı tuttuğun yele.
Penguen
benim de içimde saklı tuttuğum
buzlu kıyılar, çığlık hatıraları
ben de senin kadar kaçkınım ve yaralı.
Kim bağışlayacak beni, penguen
çizdim senin beyaz ve narin yerini.
Bir yanım bembeyaz ışık
kör ediyor, bir yanım zehir gece
parktaki salıncağa binmeyi
beceremedim bugün ben de.
Penguen bana sırtını dönme.
Unutmadım aramızdaki beceriksiz dili.
Dünya yordu bizi. Benim de söyleyemediklerim
var. Hiç söyleyemeyeceğim onları belki de.
Uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu,
geldikçe anlıyorum ki, biz,
bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile.
Penguen,
kim bağışlayacak beni?
çizdim senin beyaz ve narin yerini
elimde unuttuğun ince metalle.
Bu kitabı okurken sanki biri karşıma oturdu ve bana değil, içimde susturduğum yanlarıma konuştu. Bu eser tam olarak bunu yapıyor. İnsanı kendisiyle baş başa bırakıyor.
Güz, burada bir mevsim değil, bir hâl. Geç kalmış fark edişlerin, sessiz kabullenişlerin, söylenememiş cümlelerin mevsimi. Kitap acele etmiyor, okuyana da acele etmesini istemiyor.
Bazı sayfalarda kendimi buldum, bazı satırlarda durup sustum. Bu yönüyle bir okuma değil, bir iç konuşma deneyimi sundu bana. Kalabalık zamanlara değil; insanın kendine yaklaştığı anlara ait bir kitap. Tek nefeste okuduğum bir eser. Susmanın getirdiği yalnızlığa ve yalnızlığın getirdiği susmaya bir ses getiriş adeta...