Küçük suçlarımızı açıklayışımız, büyük suçlarımız olmadığına herkesi inandırmak içindir. Aklı başında adam bizim gibi düşünendir. Bize kurnazlık edenlere kızmamız, kendilerini bizden daha becerikli sandıklarındandır. Başkalarının gururuna dayanamayışımız, kendi gururumuzu incittiği içindir. En beğendiği adamdan daha aşağı olduğunu sanan tek kimse yoktur. Övünmenin bir yolu da başkalarını kötülemektir. Yaptığımız iyilikler, ceza görmeden kötülük yapabilmemiz içindir. Başkalarına karşı maske taşımaya o kadar alışmışızdır ki sonunda kendimiz bile gerçek yüzümüzü unuturuz.
İnsanın kendine güven duyması da zaten temelde çevreye dayanır, çevreden beslenir. İnsan kendisini başkalarının aynasında görür, sever veya küçümser. Bu başkaları anne-babasıdır, öğretmenleridir, arkadaşlarıdır vb. İnsan tabii ki kendi nitelikleri, kabiliyetleri hakkında belli bir duygu sahibidir. Ama hayata güven duyması için esas olarak etrafı, çevresi tarafından beğenilmesi, değer verilmesi, kendisine değer verildiğini görmesi gerekir.
Düşünce tarihini incelerken düşünce çağlarını birbirinin içine geçmiş, biri daha erimeden öbürü başlamış olarak görüyoruz.
İsa'dan sonra altıncı yüzyılın ortalarına kadar süren İlkçağ'a (Antikçağ) karşı Ortaçağ, İsa'dan sonra ikinci yüzyılda başlamıştır. Tektanrıcı Hristiyan düşünürü Origenes (185-254) artık yeni bir din düşüncesi işlemektedir.
Demokritos'tan sonra düşünce dizisi kuşku çağına girmektedir. Demokritos'un çağdaşı Protagoras kaynak olarak akıl'ı ele alır. Ona göre duyular değişmezi değil, ancak gelip geçici olanı gösterirler. Doğru, aldatıcı duyuların üstünde, daha sağlam bir kaynaktan elde edilebilir ki bu kaynak da akıldır. Ama Demokritos'un da haklı olarak söylediği gibi düşünce, duyuların sonucudur. Şu halde aklımızla vardığımız bilgiler de aldatıcıdır. Çünkü her kişinin bildiği kendi duyumudur. Şu halde ne kadar kişi varsa o kadar da gerçek vardır.