FETİHTEN SONRA
Fâtih için coğrâfî plânda olduğu ka dar, mânevî plânda ve mühim olduğu kadar mukaddes oluşuyle de cihadların en yücesi, İstanbul üzerine yapacağı hareket ve şehrin fethi idi(1).
Halbuki Avrupa'yı mânen ezen ve ruhi buhranlar geçirten fetih hâdisesi, o zamandan bu zamâna ilmi ve tarafsız rengini almış değildir. Bir müslüman cihangirden yediği bu psikolojik silleyi hâlâ affetmemiş olan hıristiyanlık âlemi, mağlûb Bizans'ın hınçlı ve zavallı hikâyecilerini kaynak tutup, fethin azametini dünyânın karşısında küçük düşürmeği âdetâ vazîfe bilirler. Başta Hammer, Conte Ségur, Jonquière, Lamartine, Sir Edwin Pi- erce, Gustave Schlumberger gibi yakın tarihin muharrirleri bile hep aynı terâneyi söyler dururlar: "Türkler, bir unutulmuş açık kapıdan girerek Bizans'ı fethettiler." Edebi ve fantezi üslûbiyle târihi vak'alar anlatan Stefan Zweig, "Sternstunden der Menschheit" isimli eserinde, san ki anti-türk zihniyetle yanıp yakılanların sözcüsü imis çesine, anlattığı fetih hikâyesini bitirirken: "Korkudan tüyleri diken diken olan Avrupa, kendi uyuşuk lâkaydisi yüzünden, şu herkesin unuttuğu kapıdan, musibet Ker kaporta'dan içeri dalmış olan tahripkâr bir kuvvet yüzünden asırlar boyunca elinin kolunun bağlı ve hareket siz kalacağını anlıyor. Fakat insan hayatında olduğu gibi tarihte de kaybedilmiş bir ânın âh ve vâh ile bir daha geri geldiği görülmemiştir tigi şeyi bin yıl dahi geriye getiremez." demekle, az ervel: "Bu mûcizeler mûcizesi, büyüklerin en büyüğü ka- ve bir tek saatin kaybel- dar sükûti, zekilerin en zekisi kadar tedbirli hükümdar ve târihte bir eşi bulunmayan dâhiyâne ve muazzam hareket" diye vasıflandırdığı fetih hâdisesini, bir Ehl-i Salip neferi zihniyeti ile böylece bitirir.