Bakışlarımız başkalarının üzerinden, gecenin çılgın buluşmasında olduğu gibi kaymaz mı hep ve bizi bir sürü varsayımla, düşünce kırıntısıyla ve onlara atfedilmiş özelliklerle bırakmaz mı geride? Aslında karşılaşanların insanlar değil de kafalarındaki hayallerin düşürdüğü gölgeler olduğu doğru değil mi?
Minnet duygusuna yatkın olduğunu biliyor. Bununla hep en büyük erdemi olarak övünmüştü; minnet ettiğinde, bir aşk duygusu itaatkar bir hizmetçi gibi koşa koşa geliyordu. Ama bunda gururlanacak ne vardı? Minnet duygusu sadece zayıflığın, bağımlılığın bir başka adı değil miydi? Şimdi istediği, hiçbir minnet duygusu olmaksızın Aşk!
Erotik ilişkiler bütün bir yetişkinlik hayatını doldurabilir. Ama, eğer bu hayat çok daha uzun olsaydı, fiziksel gücün çökmesinden de önce, bıkkınlık tahrik olma kapasitesini boğmayacak mıydı? Çünkü birinci, ikinci, yüzüncü, bininci ya da on bininci sevişme arasında son derece büyük bir fark var. Tekrarın gülünçleştiği, hatta olanaksızlaşmasa da kalıplaştığı uç sınır nerede bulunuyor? Ve bu sınır aşıldığında bir kadınla bir erkeğin aşk ilişkileri ne olacak? Yok mu olacak? Yoksa, tersine, aşıklar hayatlarının cinsel dönemini, gerçek bir aşkın barbar tarih öncesi olarak mı kabul edecekler?
Muhtemelen aşk kavramı (büyük aşk, biricik aşk) da, bize verilen zamanın dar sınırlarından doğdu. Eğer, bu zaman sınırsız olsaydı, Josef ölen karısına bu derece bağlı kalır mıydı?
Erkenden ölmek zorunda olan bizler, bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz