Anıl Çokuğurluel

Anıl Çokuğurluel
@Anil1975
50 okur puanı
Kasım 2023 tarihinde katıldı
Puan vermedi
Roman, İstanbul sosyetesinden Kemal in, uzak akrabası Füsun a duyduğu takıntılı aşkın yaklaşık 30 yıllık hikayesidir. Yetmişli yılların ortalarında zengin ve burjuva bir ailenin oğlu Kemal yine zengin ve burjuva bir ailenin kızı olan Sibel ile nişan aşamasındadır. Birbirlerine her şeyleriyle uyan bu çiftimiz herkesin gözdesidir. Bir gün yine lüx bir mağazadan Sibel için alışveriş yaparken Kemal, o mağazada tezgahtar olarak çalışan uzak akrabası olan Füsun ile karşılaşır ve görür görmez ona aşık olur. Aralarında yasak bir ilişki başlar. Kemal Füsuna aşıktır. Ancak 74 gün süren ilişkileri süresince Sibel den de ayrılamaz. Sibel ile ilişkileri devam edip toplumun ve zenginliğin verdiği tüm nimetlerden de yararlanırken Çukurcuma daki merhamet apartmanında da (Kat2 no4) Füsunla buluşup yıllarca unutamayacağı günler yaşarlar. Ne var ki Füsun, Sibel ile Kemal in nişanlanmasından hemen sonra ortadan kaybolur. Artık Kemal in Füsun a duyduğu aşk, onu aradıkça bir takıntıya hatta -Sibel in tanımlaması ile- bir hastalığa dönüşür. Sibel nişanlısına destek olur, onu "hastalığından" kurtarmaya çalışır ancak Kemal için artık Füsunu bulmak bir takıntıdır, onsuz nefes alamaz haldedir. Sibel de bu duruma daha fazla katlanamaz ve toplumun ne diyeceğini çok düşünmeden Kemal ile yollarını ayırır. Artık Kemal için tek amaç Füsunu bulmak ona kavuşmaktır. Onunla iken ona duyduğu aşk , ve onu ararken de bu yeni takıntısı ile Füsun ile ilgili her şeyi biriktirmeye başlar. Füsun u hatırlatan her şey onun için bir tesellidir. Toplayabildiği her şeyi Çukurcuma daki aşk odalarında biriktirir. Yıllar sonra Füsun u başka bir adamla evlenmiş olarak bulmasından sonra da bu aşkından ve bu eşya toplama işinden -takıntısından- vazgeçmez. Roman zamanın kadın erkek ilişkileri, modernleşme adına yaşanan
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,3bin okunma
Reklam
Puan vermedi
Eski ve çok yetenekli bir okçunun kendini emekliye ayırdıktan sonra inzivaya çekildiği köyde başka bir okçunun onu bulması ile başlayan bir kısa roman. Üstad okçumuz, yanında çalışan çocuk ve yeni okçumuz arasında geçen bir hikaye. Okçuluğu bırakan kahramanımız marangozluğa başlamıştır. Çünkü aslında amacı iyi bir marangoz olmaktır. Vaktiyle Okçuluğu öğrendiği hocası ona sadece okçuluğu değil okçuluğun felsefesini de öğretmiştir ona. Anlattığı ve öğrettiği felsefe aslında hayatın ta kendisi ile ilgili bilgilerdir. Yay, hayatı temsil eder; çok germek veya az germek gücünüze bağlıdır. Gereğinden fazla germek hem insanı yorar hem yaya yani hayatın kendisine zarar verir. Gücümüzün yettiği yere kadar doğru şekilde odaklanmak gereklidir. Ok, niyettir istektir. Gücümüzü odağımızı doğru yere ve doğru tutku ile yönlendirmeliyiz. Ok olmadan, yani hedefe odaklanmadan, rotamızı çizmeden yapacağımız her şey zaman kaybı gibi eriyip gider. Bir okçu Hedefine saygı göstermelidir, hedefi sadece kağıt yada tahta olarak görmemeli, hedefin ok ile buluşacağı ana odaklanmaya önem vermeliyiz. Anlaşılacağı üzere okçulukla ilgili semboller hayat felsefesi olarak aktarılmış. Amaç araç ilişkisi verilmiş. Yani roman olarak düşünülmeli mi bilemedim. Güzel ve yormayan kısa bir hikaye. Kişisel gelişim kitaplarının bi tık üzerisinde. Hani 1-2 saatinizi güzel geçirirsiniz. Konu da, verilmek istenen his de gayet güzel. Ama bu kitabı roman olarak değerlendirmemek gerek gibi düşünüyorum.
Okçu'nun YoluPaulo Coelho · Can Yayınları · 20217,7bin okunma
Puan vermedi
Hisleri olmayan, iyi yada kötü hiç bir duyguya sahip olmayan bir gencin hikayesini anlatıyor romanımız. Bu bir duruş değil tıbbi bir hastalık, amigdala da hiç olmayan yada yeterli büyümemiş bir alandan kaynaklanan bir tıbbi vaka. Kahramanımız bebeklikten beri herhangi bir duygu belirtisi göstermez. Annesi de bu gelişim bozukluğunu belirli bir yaşa kadar fark etmez. Ta ki gülme refleksini uzun yıllar göremeyinceye kadar. Burada insanlardan beklenen ilk tepkinin mutlu olma ile ilgili olduğunu anlıyoruz. Ağlamaması kızmaması üzülmemesi bir sorun gibi algılanmazken gülmemesi ile çocuğunda bir sorun olduğunu anlar annemiz. Babası ölmüştür, annesi acemidir. Anne Baba olmak öyle insanın kanında dolanan hazır bir şey değil sonuçta. Annelik de babalık da sonradan öğrenilen ve geliştirilen bir yaklaşım sonuçta. Zira Çocuğun Büyütülmesinde ana karakterlerden biri ninesidir. Ninesi de çocuğu büyütürken onun farklılığını görür ancak torununu ucube olarak sever. Yani farklılığını kabul eder ve onu o şekilde kabullenir. Akran zorbalıklarından da bu şekilde korur. Bir gün küçük kahramanımızın bir bakkalda erik reçeline ilgisini fark eden nine ve anne çok sevinirler, çünkü sonunda çocuk bir şeye tepki vermiştir. Ancak o sevinçle dışarda gülüp sevinçlerini paylaşırken "bugün gülen her kimse benle beraber ölecek" diyen bir cani tarafından öldürülürler. Bu saatten sonra komşuları çocuğa sahip çıkar. Annesinden kalma kitapçı dükkanını çalıştırmaya, para kazanmaya ve zor da olsa yaşamaya devam eder. Kitapçıya gelen bir prof, çocuğun ölen çocuklarına çok benzediğini söyleyerek ölüm döşeğinde olan karısına, oğulları gibi davranarak karısına son bir mutluluk yaşatmasını ister. Annesinin tedavi masrafları için çocuk bu teklifi geri çevirmez. Ancak bu olay kahramanımızı, çiftin esas çocukları
BademWon-pyung Sohn · Peta Kitap · 20213,782 okunma
Puan vermedi
9 öykünün anlatıldığı bir öykü kitabı. Daha önce okuma fırsatı bulamadığım Ayfer Tunç ile tanışmama neden olan kitaptır aynı zamanda. Genel olarak tercih ettiğim bir tür değildir öykü kitapları. Tek bir konu ve bu konunun ilgili karakterine yoğunlaşıp o kurguda devam eden anlatımları seviyorum. Yani romanlar daha çok ilgimi çeker. Kısa öykülerde detay bulamadığım zamanlar olur, kahramanlarının derdini tam anlayamadan biten öyküler olur. Ya çok kısa olur tam olaya girerken öykünün sonuna geliriz, yahut uzundur öykü bu kez de roman gibi detaylı devam edecek derken apar topar biter. Bu kitabı da bunlara benzer beklentilerle elime aldım. Halen öykü kitaplarına mesafeliyim ancak öykü kitabı okuyacaksam da bu kesinlikle doğru bir tercih. Öyküler depresif, hüzünlü. İnsanın iç kavgaları, toplumsal yalnızlaştırılmalar, terk edişler, ölümler, gitmeler, beklemeler, Kadın hayatlar, erkek hayatlar, çocuk hayatlar. Her öykü ayrı güzel, öykülerde tekrar eden bir tarz yok, Hem konu hem anlatım olarak benzer gitmediğinden sıkmadan okunuyor. Kitaba ismini veren "Kırmızı Azap", konusu ve anlatımı ile beni en çok etkileyen öykülerden oldu. Kitabın açılış öyküsü "Kadın hikayeleri" de zaten nasıl bir kitap okuyacağımız hakkında ip uçları veren bir öykü idi. "Soğuk geçen bir kış" ta, o soğuk günde o yaşlı adamın hikayesi içimizi üşütüyor hakikaten. "Kar yolcusu" nda da yalnızlık duygusunu yine bir kış günü ile anlatılmış. Bir vazgeçiş öyküsü "Mikail in kalbi durdu", Bir uzun dostluk sorgulaması "Taş Kağıt Makas" da yine aynı kalitede zevkle okunacak öyküler. Benim favorilerim biri de "Kaybetme Korkusu" başlığındaki Avlu hikayeleri. Süsen karakterinin hikayesi hiç rastlamadığım türden anlatılmış. Kapanış hikayeleri "Fehime" ve "Yük" (özellikle Fehime) yine anlatımı ve bu kez yazım
Kırmızı AzapAyfer Tunç · Can Yayınları · 20211,376 okunma
Puan vermedi
Henüz doğmamış, haftalar sonra doğmaya hazırlanan ve henüz fındıkkabuğu kadar bir cenin, annesinin rahminden geleceği dünya ile tanışır. Ancak duyduğu ve tanık olduğu konuşmalar onu şaşkınlık içinde bırakır. Evet roman bu fındıkkabuğu kadar olan ceninin ağzından aktarılıyor bize. Babası (john) kendine has mütevazi bir şairdir. Vaktiyle babasına âşık olan annesi (Trudy) evliliklerinin bu döneminde kocasından uzaklaşmıştır. Dahası kocasının kardeşi ile ilişki yaşamaktadır. Para pul ve kariyer ile derdi olmayan John artık Trudy e yetmemektedir. Zamanında kocasının âşık olduğu her özelliği şimdilerde ona can sıkıntısı vermektedir. Fındıkkabuğumuzun amcası Claude ise kardeşinin tersine para düşkünü zengin ve hırslıdır. Kendinin yahut başkalarının Duygularını önemsemez, fiziksel haz peşindedir. Belki de Trudy nin hayatındaki eksikleri ona sunduğundan dolayıdır ki Trudy ona aşıktır. Trudy ye Minik farem diye seslendiği yerlerde Clauda nin Trudy ile kedinin-fare ile oynadığı gibi oynadığını anlarız zaten. Haince bir plan ile kardeşini öldürecek, yengesi ile babalarından kalan miras ile rahat rahat geçinecektir. Ne yazıktır ki fındıkkabuğu bu planları en başından beri annesinden ve amcasından bizzat duyar. Babasına kendine ve annesine sahip çıkmadığı için kızsa da bu planlar en kötü babaya dahi fazladır. Gelmek için gün saydığı dünyanın nasıl bir yer olduğu hakkında çok kötü izlenimler almıştır maalesef. Kendini kordon bağı ile boğmayı düşünür ancak hem bunu beceremez hem de anne ve amcasının inadına doğmak ve yaşamak ister. Daha anne rahminde kendini bulur, babası ile sevgiyi, annesi ile aşkı , amcası ile de ihtiras ve ihaneti görür. Bir ceninden fazlasıdır aslında, herkesin onunla ilgili kız mı erkek mi diye sormalarına dahi kızar. O kadar sıradan yahut sıra dışı
Fındık KabuğuIan McEwan · Yapı Kredi Yayınları · 20171,490 okunma
Reklam