Ben'in hastalığı olan umutsuzluk, "Ölümcül hastalık" budur. Umutsuz kişi ölümcül bir hastadır. Başka herhangi bir hastalıktan daha fazla olarak, bu hastalık varlığın en saygın özüne saldırır; ama insan bu yüzden ölemez. Burada ölüm, hastalığın sonu değildir, bitmeyen bir sondur. Bu hastalıktan kurtulmamızı ölüm bile sağlayamaz, çünkü buradaki acısıyla birlikte olan hastalık ve... ölüm, ölememektir.
Artık ne arzum kaldı ne de kinim.
Ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş. Dünya, ıssız yaslı bir ev gibi görünüyor gözüme ve ben bağrımda bir acı duyuyorum. Ve birden fark ediyorum ki, dünya dünya olalı, ben var oldum olalı, soğuk hissiz hareketsiz bir ölü, karanlık odada hep yanımdaydı benim.
Nefret ettiğin şu insanlardan daha baskın çıkmışsın kendine karşı. Onların yapamayacağı kötülüğü yapmışsın kendine. Sevginin kökünü kazımışsın içinde, rahimlerini kazıta kazıta çocuk doğuramayacak duruma gelen kadınlar gibi olmuşsun. Sade yalnızlığın için çalışmışsın, büyük duvarlar örmüşsün çevrene ama sonra bir bakmışsın ki duvarların içinde kimse yok.
Büyük acılar içerisinde çırpınıp duran insanlarda, her şeyi zamana bırakma ve erteleme eğilimini sık sık gözlemlemişsinizdir. Bu insanların düşünme yetenekleri dumura uğramış gibidir, hareket etmek düşüncesinden dehşete düşerler, sessiz sakin yataklarına uzanıp yatmaktan ve yaşlı kadınların dediği gibi "acılarını emzirmekten" yani dertleri üzerine derin düşüncelere dalmaktan daha fazla hiçbir şeyden hoşlanmazlar.