2021 yılının sonuna doğru Doğu Almanya’ya taşındım ve 2022 itibariyle Doğu Almanya şehirlerini gezmeye başladım. Tarihi dokusuyla, mimarisiyle, sokaklarıyla her bir şehir beni ayrı ayrı büyülüyordu. Her birinde, kanatlarım varmışçasına özgür hissettiğim anlar yaşıyordum. Dresden’deki Prensler Duvarı’nda on asır öncesine, Erfurt Katedrali’nde Ortaçağ’a, Goethe ve Schiller’in Weimar’daki müzeye dönüştürülmüş evlerinde üç yüz yıl öncesine gitmiştim. Gidebildiğim kadar geçmişe gitmiştim gitmesine de, bu bölgenin sadece elli yıl önceki tarihinden habersizdim. Uzun lafın kısası, adım adım Doğu Almanya’yı gezerken, ölü ideolojilerin kemikleri üzerinde yürüdüğümün farkında bile değildim.
Bu kitap bana bir şeyi hatırlattı: bir zamanlar SSCB diye bir şeyin var olduğunu. Zaman makinama bindim ve Márquez’in eşliğinde 1950’lerin Demir Perde ülkelerine bir yolculuğa çıktım.
Bu eser, Márquez’in 1950’li yıllarda iki arkadaşıyla birlikte SSCB’nin himayesi altındaki Doğu Avrupa ülkelerine yaptığı gezilerin bir güncesi. Sırasıyla Doğu Almanya, Çekoslovakya, Polonya, Rusya ve Macaristan’a yaptığı seyahatlerden kesitleri okuyoruz. Yazar, kimliğiyle özdeşleşmiş büyülü gerçekçiliği bir kenara bırakıp, bu kez gerçekliğin büyüsünü yazıya döküyor. Márquez, kalemi güçlü bir yazar – ki bunu ifade etmeye bile gerek yok – ve gözlem ile muhakeme yeteneğini edebiyatla harmanlayarak muhteşem bir iş ortaya koymuş.
Üç arkadaş Frankfurt’tan yolculuklarına başlıyor ve ardından Doğu Almanya’ya giriş yapıyorlar. Berlin, Prag, Varşova, Moskova, Budapeşte… Sırasıyla tüm bu şehirlere trenle seyahat ediyorlar. Sınır kontrolleri, şehirlerin günlük hayatı, toplumsal yaşam, ekonomik düzen… Yazar, gazeteci kimliğiyle olayları derinlemesine inceliyor ve gittiği her yerde toplumun nabzını tutuyor.
Rusya dışındaki