Ayşe Sayım

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda kadınlar üzerindeki baskılar gevşemeye ve fırsatlar artmaya başlamıştı. Kızlar için ilköğretim okulları 1890’lardan itibaren kurulmaya başlasa da, Prusya Devleti’nin 1908’de vadettiği yüksek öğrenimden yararlanma imkânı ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra genel olarak erişilebilir hale geldi. Uluslararası Kadınlar Günü’nü Clara Zetkin hayata geçirdi ve bu gün ilk kez 1911’de kutlandı; 1918’de de Almanya’da kadınlara oy kullanma hakkı verildi. Kadınların çalışması, kadın yazarların da yazdıklarını yayımlatması için artık daha fazla fırsat vardı.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Eril kamusal alana katılmalarının dışında tutuldukları bu dönemde kadınların enerjileri boşa harcanıyordu ve üretken kadın gücü, Klaus Theweleit’in Eril Fanteziler’de belirttiği üzere, “doğrudan erkeklerin hizmetine sunulmuş bir köle emeği olarak yok olup gidiyordu.” Edebiyat kadınların üretkenliğini nadiren konu ediyordu; kadınlar edebiyatta daha ziyade eril arzunun taşıyıcısı olarak görülüyordu, onlara erkeklerin üretken gücünü soğurup tüketme işlevi yükleniyordu. Basmakalıp cümlelerle yüceltilmelerini, Theweleit’in yazdığı gibi, “kadınların şehevi gerçekliğinin olumsuzlanması izliyordu”; kadınlar arzunun içinden akıp geçtiği birer imgeye ya da “bir soğurup tüketme gücü”ne indirgeniyordu. Fontane’nin bütün o talihsiz kadınları da işte bu yaklaşımın bir neticesi; onlara hayatiyet katan tek şey erkeklere olan yakınlıkları. Kadın sanatçılar üzerine kütüphanede bulduğum kalın kitabın da tescil ettiği üzere, kadınların üretken gücü ortadaymış, ancak onu görünür kılacak yerlerin yokluğunda gözden kaçıp gitmiş; geriye bir asır sonrasında erişilebilecek birkaç nadide iz bırakarak yeraltı sularına karışmış.
Bu zamanda, bunca asama kaydetmiş bir toplumda bile, Marguerite Duras'in ev ile yuva arasinda yaptıgı ayrım hâlâ geçerliligini koruyor. "Kadın yuvadır," diye yazıyor, erkeklere gelince, "onlar ev yapabilirler ama yuva yapamazlar." Bütün alternatif senaryolar ortak bir çabayı, dikkati, müzakereyi, tekrarı gerektiriyor. Biz -ben- bu gayreti göstermemeyi seçip işin kolayina kaçtık, hazırcılığı tercih ettik. Ben yuvamıza ve çocuklara baktım ve de kendi meslegimi kıyıya köşeye iterek aile hayatının yol açtığı yığınla yarım kalmış işle uğraştım. Kocam düzenli bir gelir sağladı, seyahatlere çıkabildi, işini büyüttü. Tabiri caizse evi o yapti, ara sıra da alışverişi yaptı. O suyun yüzünde daha çok durmaya başladıkça ben de bastığım yere büsbütün çakıldım. Bu dengesiz durumda kısılıp kaldığımızdan karşılıklı bir bağımlılık içinde bulduk kendimizi. Mutsuzduk ama memnuniyetsiz değildik.

Ayşe Sayım

, bir kitap okudu
10/10
·296 syf.··
Beğendi
·
8 günde okudu
·
2025 69. kitabı
Kirsty Bell
7.6/10 · 150 okunma
10/10
·216 syf.··
Beğendi
·
2025 68. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 03 Ekim 2025 22:40
2000lerin başıydı. Ortadoğu’da yine tansiyonun yüksek olduğu zamanlardan biri. 11 Eylül sonrası El kaide ve ABD arasında Afganistan’da başlayan sonra Irak’a sıçrayan bir dizi savaş. Her akşam haberlerde şehirlerden yükselen dumanları izliyorduk. Türkiye savaşa girer miydi? Ya o savaş uçakları benim de ülkenin başkentini bombalamaya gelirse bir gün? Savaş olunca genç yaşlı fark etmeksizin erkekler askere alınırdı, filmlerde görmüştüm. 1. Dünya Savaşını görmüş neslin çocuklarından olan babaannemin savaş anlatılarını dinleyerek geçmişti çocukluğum. 1949 doğumlu amcam harp çıkarsa gider savaşırız diyordu. Medyanın sabah akşam verdiği savaş haberleri herkesin bilinçaltına yerleşmişti. Köylü bir kadın “dün gece bir rüya gördüm, köyün erkeklerini kurşuna diziyorlardı” diyordu. Zihnim ise tüm bu söylemleri harmanlayıp senaryolar yazıyordu kendince. Ya bir gün kapıya dayanıp babamı askere götürmek isterlerse? Asla buna izin vermezdim. Oturduğumuz eski anadolu evinin mimarı ve ustası olan dedemin inşa ettiği gömme dolaplardan birine saklarız babamı diye düşündüm. Yemeğini suyunu verir savaş bitene kadar ordan hiç çıkarmayız. Gelen, soran olursa yok deriz, zaten orda kimse bulamaz onu. Belki babam kendisi gidip savaşmak isterdi ama bu sefer ayaklarına kapanıp gitme diye yalvarırdım ona. “Gitme, sensiz yapamam” diye çığlıklar atardım vatansever bir adamdan bir antikahraman yaratmak istercesine. Görüp duyduğu eski savaş hikayelerini bütün ateşliliği ile zihninde yeniden kurabilecek kadar hayal gücü yüksek, modern dünyanın değişen savaş olgusunu algılamaktan da bir o kadar yoksun bir çocuk. İşte bir çocuk dünyaya tam olarak böyle bakardı. Bunu neden mi anlattım. Kitaptaki çocuk kahramanımız Claudia’nın olaylara bakışını bir nebze olsun tasvir edebilmek için. Kitabın konusu elbette
UçurumlarPilar Quintana · Can Yayınları · 2024466 okunma