Bir edebi eserin dünyasına girmek için aslında boşuna çabalıyoruz dedim bu romanı okurken. O, “dilerse şayet” sizi kuşatır, sarıp sarmalar. Hani serin bir havada sıcacık battaniyeye sarınırsınız ya, işte bu eser öyle sarmalıyor insanı ve şunu söylüyorsunuz, işte bir roman tam olarak böyle hissettirmeli.
Bu kitabı okuma zevkine çok güvendiğim bir okurun tavsiyesi üzerine listeme aldım. Gereksiz bir beklenti yaratmamak için prensip olarak kitaplar hakkında önceden çok bilgi edinmem. Bu sefer meseleyi öylesine abartmışım ki kitabın yazarının son zamanlarda eserleri önüme sıkça düşen Robert Seathaler olduğunu bile kitabı bitirince fark ettim. Kahramanımızın Freud ile karşılaştığı sahnede çığlık atışıma, Sigmund Freud’un da anlatının bir parçası olduğunu öğrenecek kadar bile kitabın tanıtım bültenini okumadığıma hiç girmeyeyim. Beklentisizliğin mucizesi mi diyelim artık ne diyelim.
Neyse, kitaba geleyim. Okurluk serüvenimin odak noktasında yer alan bir zaman dilimine gidiyoruz, dünya savaşlarının gölgesindeki 20. Yüzyılın ilk yarısına.
Yıl 1937. Avusturya’nın küçük bir kasabasında annesi ile yaşayan Franz, meslek öğrenmesi için annesi tarafından Viyana’ya, tütün mamulleri satan Otto Trsnjek’in yanına gönderilir. Franz zamanla tütüncü çırağı olarak bir yandan işi öğrenir, bir yandan da dükkana gelen müşterilerden bir çevre edinir. Bunlardan birisi de Sigmund Freud’dur. Zamanla aralarında bir dostluk gelişir. Bu anlatının merkezinde yer alan tek olay değildir tabi. Dünya adım adım bir dünya savaşına sürüklenmektedir ve o günlerde Nazi rejiminin pençeleri de Viyana’ya kadar uzanmış durumdadır. Şehirde yahudilere karşı gayri resmi bir boykot uygulanmaktadır. Tütün dükkanının sahibi Otto Trsnjek de bir gün yahudilere ürün sattığı gerekçesi ile tutuklanır ve bir daha hiç geri