"Halbuki konuşma, merkezdeki bir noktadan dışarıya akıtılan bir ifade değildir. Aksine en az iki merkez noktanın karşılıklı birbirine akmasıdır. Yani "ego"ların kendi kabuklarını çatlatması, o zırhta yarıkları açmasıdır."
Konuşmak, bir kişinin diğerine dil yoluyla kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmesidir. Fakat bu cümledeki kavramlar pratikte bu kadar kusursuz ifade edilemez. Bunun nedeni bir diyalogun gerçekleşebilmesi için iki kişinin olmasıdır en başta. Çünkü bir kişinin kendini ifade edebilmesi, karşıdakinin anlayabilme kapasitesine de bağlıdır. Bir diğer sorun ise, konuşan bireyin ifadesi için seçtiği sözcükleri kendi deneyimleri ve dünyayı algılayış biçiminden oluşturmasıdır. Kısacası, teorik olarak kastedilen kusursuz bir diyalog için bir çok unsur gereklidir. Tabi ki kusursuz bir diyalog pratikte mümkün olmayabilir ama bu iyi bir diyalog için çaba harcanmaması anlamına gelmez. Bunun için gerekli olan şeyler "Konuşmanın İmkansızlığı Üzerine Bir Diyalog" kitabına göre öncelikle duyarlılık. Bir kişinin karşıdakini anlamak için gösterdiği çaba bile oldukça saygı duyulması gereken bir şey fakat bu tek başına yeterli olmayabilir. Bizim çabamız kendi bakış açımızı kullanarak karşıdakini anlamaksa bunun için öncelikle karşıdaki bireyin bakış açısı hakkında bilgi sahibi olmamız gerekir. Bunun için "sanat" eserlerini öneren Osman Çakmakçı, bizim okurken yada anlamaya çalışırken tanıdığımız karakterlerin duyarlılık alanımızı genişlettiğini vurgular. Bunu "kendi dört duvarını farkederek özgürleşmek" kısmıyla anlatır. Umarım bizde bir gün sınırlarımızı keşfeder ve bu alan içindeki özgürlüğümüzün tadını çıkarırız. :)
Bazen okuduğumuz bir roman bize gerçekliği sorgulatır, hayat hakkında düşündürür. Bazense bizi, hayatımızda olmayan ama kurduğumuz hayallere daldırır. Peki hayal ile gerçek arasındaki çizgi bulanıklaşınca neler olur ?
"Gölgesizler" kitabı post-modern bir roman olup, alt metnini oldukça gizemli ve ilginç bir kurguya yedirebilmiş sayılı eserlerden bana göre. Kitapta karakterlerin derinliklerini öğrenirken bize eşlik eden "hayal" ve "gerçek" dualizmi, "kayboluş"larla karşımıza çıkıyor başlarda. Sonrasında iki farklı mekan arasında giderken iyice silik bir hal alan zaman çizgisi de bizi terkediyor. Sanki yıllar önce unuttuğumuz bir hayalin geriye kalan kırıntılarını topluyoruz bir berber koltuğunda... Köydeki insanların başlarına gelenleri anlamlandırmaya çalışıyoruz. Kimi zaman muhtar gibi düşünüp gerçekçi bir çıkarım yapmaya çalışıyoruz, kimi zaman bekçi gibi olup hayallere dalıyoruz. Bazense sadece tek bir soru soruyoruz gerçekliği yırtıp, hayalleri umursamazken "Kar neden yağar, kar ?".