Abdurrahim Zararsız

Önce alttaki gazeteyi çıkardık. Beyaz, gelinlik gibi bir şey giyinmiş bir adamın arkadan çekilmiş bir fotoğrafı vardı ilk sayfada, iki askerin arasında gidiyordu adam: “Kim bu adam?” “Menderes.” “Nereye gidiyor?” “İdama.” “Sen nerden biliyorsun?” “Yazıyor burda.” “İdam ne demek?” Arkamızdan bir ses “cinayet demek” diye cevapladı soruyu… (…) Tekrar beyazlı adamın olduğu gazeteye döndük. Ablam “yazık” dedi. Dayım başını resimden ayırmadan: Yazık tabii, insan canı bu” dedi kısaca.
İletişim·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Ne kadar zaman geçmişti acaba? Saatlerle de işlemiyordu ki kafam. En uzak zaman dilimi yarındı, en güzel şeyler beş dakika sonra olacaklardı, öğleden sonra belki beklenebilir bir şeydi, akşama doğru ise hâlâ belirsizliğini koruyordu.
Sayfa 48 - İletişim·Kitabı okudu
Alıntı
Daha o zamanlar Adorno gibi, Allah’ın göklerde değil “heryerlerde” olduğunu, “okşizen kibin” bizi çevrelediğini anlatan Din ve Ahlak hocam Hasan Ali de hayatıma girmediği için bakışlarım göklere doğru yola çıkmıştı…
Sayfa 32 - İletişim·Kitabı okudu
Alıntı
...biri size öleceğinizi söylediğinde, karanlık maziniz, cıvıltılı bir hatıralar geçidine, kapağında şen şadan ayçiçeklerinin açtığı neşeli bir fotoğraf albümüne dönüşüveriyor. Daha ölmeden özleniyor yaşamak.
Sayfa 72·Kitabı okudu
Alıntı
Suçluluk illeti, işlediğim suçlardan çok daha fazla zorlaştırdı hayatımı. Çünkü suç saklansa da suçluluk kalır. Yastığın üzerindeki uykusuzluk lekesi, kalpte kimliği meçhul ağrı, kursakta bekleyen taş gibi kalır.
Sayfa 12·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam