III. Mehmet (1595-1603) ise, on dokuz kardeşini öldürtmüş ve şehzadeleri vali atama âdetine son vermiştir. Onları haremde, sonradan "kafes" diye bilinen özel bölmelere yerleştirtmiştir. Şehzadeler kafesten ayrılamaz, çocuk sahibi de olamazlardı. Sürekli olarak idam korkusu ile yaşamaktan çoğunda ruhsal bozukluklar belirmiştir. II. Süleyman (1687-1691), tahta çıkmak üzere çağrıldığında kendisini kafesten almaya gelen saray görevlilerine, "Ölüm fermanım çıkmışsa söyleyin. Namazımı kılayım da aldığınız buyruğu öyle yerine getirin. Çocukluğumdan beri, kırk yıl hapislik çektim. Hemen ölmek, her gün biraz ölmekten yeğdir. Tek bir nefes için ne korkulara katlanıyoruz!" diye ağlamıştır. Padişah, kafesten güçlükle alınıp tahta oturtulmuştu.
"Ampiristler tıpkı karıncalar gibi biriktirmek ve kullanmakla yetinirler: akılcılar ise tıpkı örümcekler gibi kendi tözlerinden hareketle ağ örerler. Fakat arıların yöntemi orta yolu oluşturur: Arılar bahçelerdeki ve yeşil alanlardaki çiçeklerden kendi materyallerini toplar ve kendilerine özgü bir yetenek ve yöntemle bu materyalleri dönüştürür ve sindirir. Felsefenin yaptığı gerçek iş bu örnekteki gibidir. Felsefe temel ve yegâne dayanağını yalnızca zihinsel güçlerden almaz; doğa tarihinin ve mekanik deneyimlerin ona sunduğu materyalleri olduğu gibi hafızaya almakla yetinmez; bu materyalleri akıl süzgecinden geçirerek değiştirir ve dönüştürür. Bu nedenle, deneysel ve akılcı nitelikteki bu iki yöntem arasında kurulan sıkı ve güvenilir bir işbirliğinden (olması gereken bir işbirliği) çok şey bekleyebiliriz."
Francis Bacon
Politikanın alanı kamusal itiraflara, kamusal gösterilere dönüşen kişisel yakınlaşmalara ve şahsi erdem ve zaafların kamunun gözü önünde incelenmesine ve sansürüne kadar daralmışken; politikanın ne olduğu ve ne olması gerektiği düşüncesinin yerini kişilerin kamunun gözündeki inandırıcılıkları meselesi almışken; iyi ve adil bir toplum ideali politik söylemden elini eteğini çekmişken; insanların, tüketmeleri için onlara yaptıklarından çok niyetlerini sunan politik şahsiyetin edilgen izleyicilerine dönüşmüş olmaları hiç de şaşırtıcı değildir.
Fakat dünyayı, içinde yaşayanlarla birlikte, tüketim nesneleriyle dolu bir havuz gibi algılamak, uzun soluklu insan ilişkileri
kurma çabalarını olağanüstü şekilde zorlaştırır.
Tamirhanede durum nasılsa, dışarıdaki
hayatta da öyledir: Her “parça” “yedektir”ve
yenisiyle değiştirilebilir, hatta öyle olması daha iyidir. Arızalı parçayı atıp yerine yenisini takmak birkaç dakikadan fazla zaman almıyorsa, tamir için ne diye uzun zaman ve emek harcansın ki?