Sonuç için değil,süreç için okunması gereken bir kitap.
Eğer kitapları değerlendirirken sürükleyicilik puanı verseydik ve maksimum 10 puan verilebilseydi bile,ben bu kitaba 20 verirdim. Nasıl ki Gulfstream Nehri,Florida akıntısıyla saatte 91 milyon ton suyu sürüklüyorsa,Sarı Odanın Esrarı da sizi öyle sürüklüyor. Dün gece yarısı uykum gelsin diye açtığım kitabı bugün hastalıktan yatağa düşecek derecede olmama rağmen elimden bırakmadım. (Bu arada kitabın ağrı kesici etkisi var,meraktan acınızı bile unutuyorsunuz :))
Kitap tuhaf şifreler (şimdi kanlı et yemek lazım,papazın evi vs.) ile dolu. Bu benim açımdan daha hoş kılıyor anlatımı.
Başkahramanımız on sekiz yaşında yumurcak bir velet. Şaka şaka,Rouletabille adında bir gazeteci. Ama bu gazeteci gerçekten de yumurcak bir velet,her istediğini insanlara müthiş bir biçimde yaptırıyor,maymuncuk gibi her kapıdan geçip her şeyi öğrenebiliyor. Ve bu gazetecinin müthiş bir felsefesi var:
"Önce akıl yürütmek gerekir! Sonra da bu anlamlı izlerin akıl yürütme çemberinizin içine girip girmediklerine bakmak gerekir..."
Yani dedektiflik romanlarında bolca bulunan tesadüflerin,hatta oldukça güçlü kanıtlar gibi görünen tesadüflerin yoksayılması gerektiğini söylüyor. Önce tamamen basit mantıksal önermeler kurulup,bunların üstünden bir akıl yürütmek gerektiğini; sonra kanıtlar bi akıl yürütmeye uyuyorsa onların gerçek sayılması gerektiğini düşünüyor. Bu yöntem doğru mu bilemem,ben dedektif değilim. Fakat bu tür 'imkansız davalar'da tesadüflerden arınmak için harika bir yol olduğu belli.
İmkânsız dava demişken,bu kitabın türü 'imkânsız suç gizemi' adı verilen,dedektif kurgunun bir alttürü imiş. Kilitli odalar, kaçacak tek delik bulunmayan suç mahâlleri... Bunların hepsi birer imkânsız suç,ve okuması en müthiş olan polisiye türü bence.