Beni derinden etkileyen o karakter, oblomov. Okurken hissettiklerimi kelimelerle ifade edebilir miyim bilmiyorum. Ben ilk defa bu kadar çok yaşadığımı hissettim. Nefes aldığımda havanın ciğerlerime doluşunu izledim ve kalp atışlarımın aslında ne kadar da duyulabilir olduğunu farkettim.
Oblomovla birlikte uyudum, düşündüm ve uyandım. Tek yaptığımız buydu. Elimdeki kitabın ağırlığı beni yatağıma daha da bağlıyor gibiydi. Ezildikçe ezildim, daha ne kadar kendime bunu yapabilirim dedikce, aslında hiç de huzurlu olmayan o uykuyla birlikte gömüldüm.
İnsan niçin yaşadığını bilmezse günü gününe yaşamakla kalıyor; günün geçmesini, gecenin gelmesini beklemekten başka zevki olmuyor. Bugün nasıl yaşadım, sorusuna cevap vermeden uykuya dalıyor, ertesi gün gene aynı hayat.
Peki ben kim için yaşayabilirim, hangi gaye için? Neyi arayacağım? Ben ne için savaşacağım? Neyin rüyasını göreceğim ?
"Hayatın çiçekleri döküldü, sade dikenleri kaldı."
Olga hayatına girdikten sonra oblomova gelen o umut ışığıyla, enerjiyle birlikte bende doğruldum. İşte dedim, hayatın gayesini buldu. Bunun için yaşayabilir. Fakat yanıldığımı o mektubu olgayla birlikte bende okuduğumda anladım. Evet yanılmıştık. Oblomov kendini sevilmeyeceğine inandırırken yanıldı. Olga ise bir insanı aşk ile değiştirebileceğine inanırken.
"Benim size anlatmak istediğim, duyduğunuz şeyin gerçek aşk değil, sadece bir aşk umudu olmasıdır. İçinizdeki bilinçsiz aşk ihtiyacı asıl gıdasını bulamayınca, hararetsiz ve sahte bir alevle yandı."
-
Uçuruma düşmekten korkuyorsunuz, sizi sevmediğim zaman çekeceğiniz acıdan korkuyorsunuz. Bu işin sonu sizin için fena olacak diye korkuyorsunuz. Olga haklıydı. Oblomov, aşk yüreğine iyice yerleştiği zaman kendini ondan nasıl ayırabileceğini düşünüyor bundan korkuyordu.
"Zamanı saatlerle,