On iki yaşındayken kışın korkunç oyunlar oynarlardı.
Ortada kazan kaynardı. Oyunun esası rakibinin elini kay-
nar suya batırmak, kendi eli batarsa bağırmamaktı.
Kaç defa arkadaşlarının elini kaynar suya daldırmış,
kaç defa kendi eli daldırılmıştı. Orada hazır yoğurt durur,
eli kaynar suya batıp haşlananların yanıklarına hemen
yoğurt sürülürdü. Gık demezlerdi. Haşlanan el ilk gecesi
sabaha kadar yanardı da yılmazlardı. Bir defa içlerinden
biri, eli haşlandığı zaman acıdan bağırdığı için darılmış-
lar, erkekliğe sığdırmadıkları bu hareketten ötürü aylarca
yüzüne bakmamışlardı.
Bir kere de güçlü bir arkadaşıyla kapışırken ikisinin
birden eli kazana dalmıştı. Hele bir keresinde kazan dev-
rilmiş, aksi tarafta itişmeyi seyreden arkadaşlarının bir-
çoğunun bacakları haşlanmıştı.
Bunlar korkunç oyunlardı. Ama bu korkunç oyunlarla
acıya dayanmayı, çevik davranmayı öğreniyorlar, iradele-
rini keskinleştiriyorlardı. Rum oğlanları gibi yalnız yiyip
içip eğlenecek değillerdi ya...