"Bütün kötülükler, bütün zayıflıklar, bütün kaçışlar o içimizdeki şeytandandı..."
Sabahattin Ali bu romanında sadece bir hikâye anlatmıyor; insan ruhunun en karanlık köşelerine bir ayna tutuyor. Kimi zaman acıtan, kimi zaman düşündüren ama her seferinde içimizde bir yerlere dokunan bir eser.
Romanın merkezinde Ömer ve Macide adlı iki karakterin ilişkisi üzerinden ilerleyen bir içsel çatışma var. Ancak asıl mesele, bireylerin karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği zaaflar, kararsızlıklar ve kaçışlarla yüzleşmemiz. Sabahattin Ali, Ömer karakteri üzerinden "suçun faili kimdir?" sorusunu sorarken, okura sürekli olarak şu gerçeği hatırlatıyor:
"Asıl düşman dışarda değil, içimizdedir."
İçimizdeki Şeytan dış etkenler kadar bireyin kendi içsel zayıflıklarının da insanı nasıl sürükleyebileceğini etkileyici bir dille anlatıyor. Ömer’in kendi hatalarını, zayıflıklarını sürekli bir içimizdeki şeytana atfetmesi, sorumluluk almaktan kaçışı aslında günümüz insanına da çok tanıdık.Macide, romanda hem duygusal hem de vicdani anlamda güçlü bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Onun idealleri, tutkuları ve hayal kırıklıkları ise sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda kadının toplumdaki yerini, bireysel arayışlarını da simgeliyor.Sabahattin Ali burada sadece bireyin iç dünyasını değil, aynı zamanda dönemin toplum yapısını, aydın kesimi, sahte entelektüelleri ve toplumsal çürümeyi de zekice eleştiriyor.Bir yanda idealler, öte yanda teslimiyet.
Sabahattin Ali, en sade ama en etkili şekilde şunu söylüyor:
"Herkesin içinde bir şeytan vardır. Ama ona kulak vermek, teslim olmak, onu büyütmek kendi tercihimizdir."Bu romanı okuduktan sonra ister istemez kendi iç sesimizle yüzleşiyoruz.
Kendimize şu soruyu sormaktan alıkoyamıyoruz:
Benim içimdeki şeytan kim? Ve ben onu ne kadar