Yıllar sonra Orhan Pamuk’un kitabını okumak, zihnimdeki bazı filizlerin yeşermesi için su serpmeme neden oldu. İyi ki okudum dediğim kitaplar arasına girdi.
.
Hikayenin İstanbul’u, henüz beton şehirden uzak, insanının kendi doğrusunu aramaya çalışırken tökezlediği zamanlarda anlatılıyor. Anlatan ise genç bir oğlan. Kitabın en başından itibaren beni saran ve elimden bırakamadığım bir ‘şeyi’ var demiştim. Bu şey, anlatılan hikayenin içerisine yerleştirilen giz, masallar, doğu-batı arasında kurulan köprüydü.
.
Olgunluğa erememiş baba-oğul ilişkisi bu kadar mı güzel anlatılır. Her yönden bakılarak, efsanelerle süslenerek. Yazarın, İran edebiyatının güçlü isimlerinden Firdevsi’nin ‘Rüstem ve Sührab’ nı , Batının efsanesi Kral Oidipus’u bir sarmaşık gibi hikayeye sarıp sarmalaması karşısında, şapka çıkartmamak elde değil. Sona geldiğimde kim Rüstem, kim Oidipus, kim haklı, kim suçlu, sorularına karşın susuyorum.
.
Neden kırmızı saçlı kadın ?
Anlatılan baba-oğul çatışması olsa da döngünün merkezi kırmızı saçlı kadın. Kitabın beğenilmeyen yerleri elbet vardır. “Olaylar daha derinden, ayrıntılı bir şekilde anlatılmalıydı mesela” gibi. Ama ben kitapta olaydan çok derinlerde yatanı sevdiğimden hiç bir kusur bulamadım.
.
Efsaneler hayatlarımızdan çok uzak görünseler de alınması gereken çokça ders var. Kader, asla yapmam dediklerinin içerisine sızmış seni bekliyor.
Kuvvetli, kararlı bir babamız olsun, bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söylesin isteriz. Niye? Neyi yapıp neyi yapamayacağımıza, neyin ahlaklı ve doğru, neyin ise günah ve yanlış olduğuna karar vermek zor olduğu için mi? Yoksa suçlu ve günahkar olmadığımızı işitmeye her zaman ihtiyaç duyduğumuz için mi?