''... Uzun zaman önce kurulmuş bir avuntu vahası gibi karşılıyor ev beni. Bu vakitte hep klasik müzik konseri yayını yapan radyoyu açıyorum. Gömleğimi ve pantolonumu çıkarıp kanepeye uzanıyorum ve Traudel’in bir Noel’de bana hediye ettiği kaşmir battaniyeyi üstüme örtüyorum. Daimi huzuru bulmuş bir adamın yüz ifadesiyle kanepede yatıp biraz kestirmem Traudel’in hoşuna gidecektir. Traudel’in, sekiz saatlik bir mesaiden ve hemen hemen bir saat süren araba yolculuğundan sonra alışverişle, ev işleri ve akşam yemeğiyle ilgilenecek gücü nereden bulduğu bir muamma benim için. Fakat Traudel’in her şeye el atma dürtüsü o kadar kuvvetli ki, zaman zaman ben de bunun kurbanı oluyorum. Birlikte yaşamaya karar verdiğimizde, Traudel’in eski eşyalarımın hemen hemen hiçbirini ortak evimize koymak istemeyişi bugün bile hâlâ rahatsız eder beni. Ne yaptı etti, yalnızca hurdacıya telefon açmamı değil, yıllarca içinde yaşadığım mobilyalarımın tamamının iki adam tarafından büyük bir kamyona yüklenmesine, sonra da bir atık yakma tesisinde yok edilmesine seyirci kalmamı da başardı. Özellikle de böyle anlarda, mobilyalarımın yok edildiğini anımsadığımda, kek yiyicisi ve manav bakış zincirini icat ettiğime şükrediyorum. Benim için bu bakış zinciri, birinci gerçekliğin ardında benim de dahil olduğum ikinci ve üçüncü bir gerçekliğin olduğuna ve eğer şansım yaver giderse, bir gün bunu mesleğim haline getireceğime işaret ediyor. Maalesef bunun henüz çok uzağındayım. Şimdiye kadar ancak Neredeyse-Sanatçı olabildim; kolaj yapıyorum, resim çiziyorum, film çekiyorum, nonsens tarzı şiirler yazıyorum ama hiçbirini layığıyla yapmıyorum; demek istediğim, tutkuyla, yani umarsızca yapmıyorum ve kendime (şimdi de olduğu gibi) iki üç haftada bir benim gerçek yeteneğimin ne olduğunu sormak zorunda kalıyorum. Tam
''... Bu sabaha hiç hazır değildi, hayır böyle olmamalıydı. Giffen malı neydi? Arz talep eğrisi? Bitmek bilmeyen sınavlar. İnsan otuzuna da gelse sınavlara girmek zorunda kalıyor işte. Hayır, Ömer henüz yirmi dokuz yaşında ve müfettişlik sınavına gecikmiş durumda. Elbette otobüs gelmiyor. Yolu hesaplıyor. Ucu ucuna yetişebilir. Normal şartlar altında. N.Ş.A. O kimyada vardı ve yıllar önce halloldu, yoksa fizik miydi? Bugünkü sınavda başka sorular çıkacak. Genel yetenek tamam, orada sorun yok. Ama uzmanlık alanı sallanmakta. Başı ağrıyor. Bütün gece bir sağa bir sola döndü. Ayça’yı da uyutmadı. Sürekli kafasında olası sorular. Fiyatı artmasına rağmen talepte azalma olmuyor, Giffen malı işte. Arz arttığı zaman normal şartlarda fiyat azalır, talep arttığı zaman fiyat artar. Fiyat artıyorsa talep azalır. Ama Giffen malında öyle olmaz. Of, otobüs gelmiyor. Gelse de artık yetişemeyecek. Taksiye para vermek sokağa para saçmaktan başka ne ki? Ayça’yla bazen tartışıyorlar. Genellikle maddi konulardan çıkıyor bu tartışmalar. Belki durumları biraz daha iyi olsa hiç kavga etmezler. Ayça’nın gözü sürekli tatil reklamlarında, paket turlar, indirimli uçuşlar, uç uca eklenen izinler... Oysa Ömer için tüm bunlar boş işler. Üç-beş günlük tatil harcamaları için tüm yıl köpek gibi çalışmak kadar saçma bir şey olabilir mi? Peki ne yapmalı? Ayça’nın hayal kırıklığıyla camlaşmış güzel kara gözlerine uzun uzun bakamıyor Ömer. Zihninin içinde bile. Beceremiyor. Verecek mantıklı bir cevabı yok. Soru neydi? Soruyu bile tam anlamıyla yerli yerine oturtamıyor ki... Artık kararı bedeni veriyor, eli kalkıyor, taksinin sürücüsüyle göz göze geliyor, yüz hatları geriliyor, araç önünde zınk diye duruyor, durakta bekleyenlerden hamle etmeye hazır olanlara aldırmıyor ve arka koltuğa oturuyor. Sürücüyle
"... Palyatif toplum acıyı tıbbileştirerek ve özelleştirerek siyasetten arındırır. Böylelikle acının toplumsal boyutu baskılanır ve bastırılır. Yorgunluk toplumunun patolojik dışavurumları olarak yorumlanabilecek kronik ağrılar hiçbir protestoya yol açmaz. Neoliberal performans toplumundaki yorgunluk bir ben-yorgunluğu olduğu ölçüde apolitiktir. Bitap düşmüş narsisist performans öznesinde görülen bir semptomdur. İnsanları biz olarak bir araya getirmek yerine tekilleştirir. Bir topluluğun oluşmasına yol açan biz-yorgunluğundan farklıdır. Devrime karşı en iyi tedbirdir ben-yorgunluğu..."
... Yalnızca kendimi tekrarlayabilirim. Ölüm diye bir şey yok. Yaşam ruhtur ve ruh da ölemez. Yalnızca et ölür ve geçip gider, hep kendisini belirleyen kimyasal maya, hep plastik, yalnızca akışkana dönüşmek için daima billurlaşan, yeni ve farklı fani biçimler almak için billurlaşıp sonra yeniden akışkana dönen bir sürünme. Bir tek ruh kalır ve yukarıya, ışığa doğru ilerlerken kendisini ardışık ve sonu gelmez yeniden doğuşlar içinde oluşturmayı sürdürür...