Aşk her şeyden evvel hissî bir alışkanlıktır. Gözlerimiz belli bir güzelin yüzüne alışır; muhayyelemiz belli bir hava içinde sarılı kalır, kalbimiz yalnız bir sesin, bir ismin tiryakisi olur ve işte, bunu değiştirmek zorunluğu başgösterince insan kendisini çırılçıplak soyulup evinden sokağa atılmış kimsesiz, avare yaşamaya mahkûm olmuş hisseder. Kendi kendine: "Ben şimdi nereye gitsem, ne yapsam?" diye söylenir. Artık âlemdeki bütün vazifeleri ona sona ermiş gibi gelir. Bütün organizmasında, tıpkı sıcak bir memleket mahsulü olan bir ağacın soğuk bir iklime getirildiği vakit gösterdiği hazin can çekişme manzarasına benzeyen bir hal gelip çatar.
Bu ölü, Adnan'ın gözünde, bu yalıya bir türlü yakışmıyordu ve cenaze kendi de bunu anlamış gibi yalının altın yaldızlı tavanlarına yakışmak için bu salonlar kadar süslenmişti.
Fakat ne kadar süslenirse süslensin, bir ölü bu yalıya yakışmıyordu: Sırmalarını çıkarabilseydi Adnan, bu tabutu sırtlayacak, Aksaray'daki evlerin kapılarını vuracak "ölünüzü çaldılar, alın!" diyecekti.