Harika bir öykü kitabı okudum. Üstelik üzülerek gördüm ki, maalesef bu etkileyici kitabın sitedeki ikinci okuyucusuyum Kesinlikle kaçırılmaması gerektiğini düşündüğüm; 1950ler havasını; eskinin o çok sesli, çok renkli, kesinlikle daha kibar ve daha zengin Türkiye’sini; biraz hüzünlü, ama müthiş gerçekçi bir anlatım ile kelimelere dökmüş Raffi Kebabcıyan. Üstelik bunu şahane bir edebi ustalık ile yapmış. Tümüyle anlatıcının diliyle, iç monologlarla ilerleyen hikayelerde, müthiş geçişler ile geçmişi ve bugünü aynı paragraflarda birleştirmiş. Öykü gibi bence çok zor bir edebi dalda, üstelik kısacık öykülerin içinde bilinç akışını bu kadar başarılı kullanması ile benim kalbimi fethetti.
Bu kitapta Raffi Kebabçıyan 11 öyküsüne yer vermiş. Öykülerinin neredeyse tamamı kendi anılarından, aile tarihinden ve Ermeni cemaatinin yaşadıklarından harmanlanmış.
Zamanda sıkça geri gidişlerle özellikle 1920-1970 yılları arasında geziyoruz…
Lanet olası 1. Dünya Savaşı sonrası parçalanan hayaller ve ayrı düşen sevgilileri, arka planda son sürat değişen bir Türkiye resmi ile sunuyor örneğin, ilk öyküsü “Gün Batımı”nda… Gencecik hayatlar, bir daha bir araya gelemezcesine parçalanırken Türkiyemiz eski köşkleri yıkıp beton binalar yaparak zenginleşeceği hayali ile uyutuluyor. Asıl zenginliği; o çok kökenli, çok dilli, çok dinli, çok yetenekli halkını, eski komşu ve dostlarını kaybettiğinin hiç de farkına varmaksızın hem de… Yılmaz Erdoğan’ın “Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?”sünde de hissettiğim tarzda hüzünlü bir geçmiş resmi; eskimiş mektupların kokusu var kelimelerde… Daha ilk hikayede bu müthiş dile aşık oluyor, hikayeyi tekrar okuyorum.
2. hikaye “Kabus”, 6-7 Eylül olaylarını Beyoğlu’nda, küçük bir çocuğun gözünden anlatıyor. Eli sopalı güruh dükkan camlarını kırar ve içerideki eşyaları