Emma, bizim içimizdeki o küçük kız.
“Bir gün, biri beni gerçekten görecek.”
“Bir gün, buradan kurtulacağım.”
“Bir gün, gerçek bir hayat yaşayacağım.”
Ama hayat, romanlardaki gibi değil. Gerçek aşk, balo salonunda değil; sabah kahvesinde, hasta çocuğun başında, faturaların arasında. Emma bunu göremiyor. Çünkü görmek, ölmek gibi.
Flaubert, Emma’yı yargılamıyor. Sadece anlatıyor. Ve biz, onunla birlikte ölüyoruz. Çünkü Emma’nın acısı, kendi acımız. Onun hayalleri, kendi hayallerimiz. Onun çaresizliği, kendi çaresizliğimiz.
Son cümle, bir hançer gibi:
“O, hiçbir şeyden memnun değildi. Hiçbir zaman.”
Okurken, kendi hayatına dönüyorsun. Pencerenin önünde duruyorsun. Ufuk çizgisi hâlâ orada. Ama artık, Emma’nın gözleriyle bakıyorsun.
Ve anlıyorsun:
Hayal kurmak özgürleştirir. Ama hayal kırıklığı, öldürür.