“Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.
İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.”
Kaybolan bir şey de yoktu...Bir tek,istek dışında. O kadar. İsteğin kökü yine istekti. Gözlerini kaybeden insan, görme kavramını yine de bilir, diye düşündü. Ama daha beter bir körlük de vardı. Beyinde görme noktaları bozulursa, o zaman insan görsel gözlemin anısını bile unutabiliyordu.
Kendi kendime, mutlu olmam gerek, diyorum. Ama değilim. Benim için bir fark etmiyormuş gibi geliyor. Oturup kendime diyorum ki, Maria Gonzales'in bebeğini iyi bir aileye evlat olarak vermeyi sen başardın, şimdi mutlu ol. Ama olamıyorum. Hiçbir şey hissetmiyorum. Kendime karşı dürüst davrandığımda, yıllardır hissettiğim tek duygunun yorgunluk olduğunu görüyorum. Yalnızca yorgunluk. Sanki... herhangi bir his duyacak kimse kalmamış gibi.
…
Hepsi bu kadar da değil. Bundan çok daha beteri de var. Beni korkunç biçimde etkiliyor. İnsanlardan nefret etmeye başlıyorum, Ellsworth Dayı. Zalim, gaddar, kalpsiz olmaya başlıyorum.