Geçip giden bir gölgeye teessür edilir mi hakikaten?
Bazen avuçlarımızdan süzülenlere, hevesimizi kursağımızda bırakan o yarım kalmışlıklara yanıyoruz. "İşte bu sefer başka" diyerek açtığımız o gönül kapısından, gün geliyor hiç tanımadığımız bir yabancı çıkıp gidiyor. İnsanoğlu bu; noksandır, yanıltır, yarı yolda bırakır. Kanmamak gerekirdi belki o maskelere ama biz içimizdeki o pürüzsüz niyetle sevdik, inandık. O yüzden aynaya bakıp kendine kızmamalı insan. Suç, o ince ruhu taşıyamayan kalplerdedir; o güzelliği görende değil.
Sonra o ilahi teselli yetişiyor imdada, göğsümüzdeki o ağır sızıyı dindiren muazzam bir ölçü düşüyor önümüze:
"Olur ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez ama o sizin için hayırlıdır; yine olur ki, bir şey sizin hoşunuza gider ama o sizin için kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216)
İşte burası sözün bittiği, rızanın başladığı yerdir. Emin ol; eğer o giden, o biten, o bir türlü oldurulamayan hikâye senin için gerçekten hayırlı olsaydı, ne yapar eder hayatının başköşesinde kalırdı. Nasibinde olan, dağları aşar yine gelir seni bulurdu. Kalmadıysa, çekip gitmeyi yahut hiç başlamamayı seçtiyse, O'nun mutlak bir bildiği vardır. Bizi boğulacağımız o bulanık sulardan esirgeyene, göremediğimiz uçsuz bucaksız denizleri görene sığınmak gerek.
Velhasıl; konuşulacak söz çok, deşilecek yara derindir aslında. Anlatsak satırlar, dökülsek sayfalar sürer. Ancak biliriz ki delikanlı adamın lügatinde vedalar sessiz, kabullenişler vakarlıdır. Çok laf edip sızlanmak er kişinin işi değildir. Biz olan bitene bir eyvallah çeker, bağrımıza taş basar, en içten gelen bir "Elhamdülillah" ile yürür geçeriz.
Nasıl olsa Allah büyük...