Raskolnikov başlangıçta iyi niyetli bir çocuk olarak anlatılıyor ama kendini üstün ve ayrıcalıklı gören bir teorisi var. Ona göre bazı insanlar normal ahlaka bağlı kalmayabilir ve daha büyük bir amaç için küçük bir kötülük yapabilir. Bu düşünce onu cinayete itiyor ama işin ilginç yanı, öldürdükten sonra bile pişmanlık, suçluluk ve sürekli kendini sorgulama hali onu tamamen bir kötü karakter yapmiyor. Çünkü Dostoyevski bunu bilerek yapıyor. Raskolnikov’un içsel muhakemeleri, suçluluğu ve psikolojik çelişkileri o kadar derin ki, biz okurlar ister istemez onunla bir bağ kuruyoruz. Katil olduğunu biliyoruz ama onun içsel çatışmalarını da birebir yaşıyoruz. Bu da doğal olarak empatiyi tetikliyor.Raskolnikov kendini öylesine sorguluyor ki biz okurlar aslında onun düşüncelerini yargılamadan takip ediyoruz. Bize sorgulama hakkı verilmemesi, yani doğrudan kötü veya iyi dememesi, empatiyi ve üzüntüyü artırıyor. Çünkü onun kendi iç çelişkileriyle boğuştuğunu görüyoruz ve bir yandan da insan olarak onu anlamaya çalışıyoruz.Kendisini ele vermesi, onun bir nevi vicdan savaşı. Başka bir çözüm yolu teorik olarak vardı ama Raskolnikov bunu içsel bir yük olarak taşıyamadı. Kendini ele vermesi insan olmanın suçun ve vicdanın çatışmasıyla ilgili. Biz de bu çatışmayı okurken onun yanında gibi hissediyoruz.Yani Raskolnikov’u hızlıca sevebilmek ya da ona acıyabilmek, Dostoyevski’nin bize verdiği psikolojik yakınlıktan kaynaklanıyor. Ben bu yüzden Raskolnikov karakterini kitap boyunca hep korudum. Mutlaka okunmalı!