Maltepe’de sazın teli koptu mu, Elmadağ’da kuzuların ciğeri titrer. Kaşıkların ahenkli şakırtısının vurduğu pavyonların dışında, homur homur kıpırdanan bir sokak bekler. Etlik’in, Keçiören’in bağlarından kaynayan cümbüşlü, köçekli, taze meyveli akşamlardan geriye kalan, işte bu Ankara’dır. Her yere benzeyebilen ama bir tek kendisine, bir türlü benzeyemeyen. Ankara ayazdır, Ankara memurdur, Ankara halısahadır, pavyondur, geçiş üstünlüğüdür. Ankara’yı sevmek, evcilleşmiş bir vahşi hayvanı sevmek gibidir, her an dönüp ısırabileceğini bilerek. Ankara’yı sevmek, şehirde sevilecek tek şeyin Ankara olduğunu bilmektir. Minibüse dolmuş, üstgeçide köprü, çamaşır suyuna ozon demek, kapıcıyı kravatlı, mebusu eşofmanlı görmeyi yadırgamamaktır. Kar toplayan kırmızıkara ayaz gecelerinde, soğuğa mukavemetin nafile olduğunu bilmek, kendini ona teslim etmektir Ankara’yı sevmek.
Sokak, bir uçtan bir uca oynamak, yorulunca soluklanıp yorgancının deposundaki lavabodan su içmek, dönüp yeniden araba aynalarına ve yeniden evlerin camlarına rağmen top oynamaya devam etmek içindir. Yorgancının depodaki çocukların başında belirip onları sırıtan bir yüzle kolonya sürünmeye, gelip dükkânda pervane karşısında serinlemeye çağırması için vardır sokak. Onların terli alınlarını parmakları tombul, etli elleriyle silsin,
oyunu bırakıp oturacak olurlarsa onlara gazoz alsın diye vardır.
“Eşeğin konuşması, insanın yük taşıması normal değildir. Ama bazı insanlar, eşeğin konuşmasına had hayranlık duyarlar. Oysa eşeğin yük taşıması, insanın da konuşması doğru olandır.”