Hülya Gençel

Hülya Gençel
@Bal_An_ne
Okudugumuz her satır insanın kendine açılan gizli bir kapısıdır. Ben o kapılardan geçmeyi, gördüklerimi paylaşmayı çok seviyorum…
İnsan optik bir illüzyon aslında. Zira senden uzaklaştıkça gözünde büyürken, sana yaklaştıkça gözünde küçülür.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ne zaman içim kararsa, mekândan müşteri kovan esnafın ışık açması gibi, açıyorum ışıklarımı. :) Nil Karaibrahimgil
Düğümlere Üfleyenler? Ve düğümlere üfleyenlerin şerrinden! (Felak Suresi 4.ayet) Düğümlere üfleyenler, insanlar arasındaki akrabalık ve muhabbet bağlarını koparmak için karanlık yöntemler kullanırlar. Nefs, “dili oynatarak tükürür gibi yapıp tükürmeden üflemek” anlamına gelir. Düğümlere üfleyenlerle görünmeyen varlıklar arasındaki ilişkiyi şu âyet bağlamında anlamak gerekir: “birbirlerine yaldızlı yalan telkin eden insan ve cin şeytanları” (6:112). Nasıl ki insin karşıtı cinn ise, insanın (aslı insiyân) karşıtı da cânndır. “Toplum”u ifade eden nâs ise ferdin karşıtıdır. Görünen şey yakınlık ve ilgi, görünmeyen şey korku ve kaygı nedenidir. Birlikte geldiği her yerde “iradeli varlıkların hepsi” vurgusunu taşır. Görünen kısmında bir numarayı insân, görünmeyen kısmında bir numarayı cânn temsil eder. Bu âyet Nas sûresindeki “insanların göğüslerine vesvese verenler” (5) âyeti ışığında anlaşılmalıdır. Sinsi vesveseci. Bu üslûp, kendisinden sığınılan şeyin tehlikesinin büyüklüğüne delâlet eder ki, bunun sebebi de insanın içinden gelip içini hedef almasıdır. Yani: insanın kendi elleriyle kendi kendini vurmasıdır. Bu manevî bir intihar hükmündedir ki, fizikî intihardan bin beter sonuçlar doğurur. Dışarıdan gelen tehlikeye karşı tedbir almak, insanın kendi için kendisine yönelen tehlikeye karşı tedbir almaktan çok daha kolaydır. Bu “düğümler” iç-benin (nefsin) kördüğümleridir ve onlara üfleyenler de duygu ve düşünce dünyasındaki düğümleri ve sorunları çözme iddiasıyla insanları aldatan umut tacirleri ve sahtekârlardır. Ya da insanın şahsiyet ve onurunu, söz ve sebatını dağıtma çabasıdır. Buna, karşıt cinslerin birbirlerinin duygularını, cinselliği kullanarak kirletmeleri de dahildir. Sözün özü: bu, insanın duygularını karıştırma girişiminin her türünü kapsar.
Yan yanayız da, pek de değmiyoruz aslında birbirimize. Aynı şikayetle aynı doktora gittiğimizde, aynı parkta aynı yaşta çocuklarımız oynarken, aynı manavdan aynı domatesleri bile seçerken ‘ayrı’ kalmayı seçiyoruz çoğu zaman. Bu belki eski bir korkunun, modası geçmiş bir kalkanıdır bilmiyorum. Kendimizi yabancılara kapatmak. Sokakta tanımadıklarımızla konuşmamak. Sırları açık etmemek. Başkalarıyla yüz göz olmamak. Artık neyse. Bir şekilde beni, belki de hayatta en çok şeyi paylaşacağım insanlarla tanışmaktan alıkoyuyor. Halbuki tanıdığımız insanlarla, hep aynı şeyleri konuşuyoruz. Hakkımızda bir fikri oluyor onun muhakkak. Şöyle bir hayatı var, şunu sevmez, bunu desem hoşlanmaz gibi kafeslerde görüyor beni. Benimle bana konuşuyor. Kafasındaki ‘ben’le sohbet ediyor. Ve günün sonunda, etliye sütlüye karışmadan, darılmadan kırmadan, derinleşip parçalara ayrılmadan bir şeyler konuşup ayrılıyoruz. Aynı kalıyoruz. Hatta aynılığımız güçlenmiş de oluyor çoğu zaman. Evine girip, bakmadan anahtarı girişteki sehpanın üzerine bırakır gibi konuşuyor seninle yakın arkadaşların. Evet konforu var, ama değişimi az. Keşfi de az. Çıkayım şu konforumdan bakayım neler olacak diyenlere, hayatın hediyeler hazırladığına inanıyorum. Kaybolanlara, risk alanlara, görmediği ama hissettiği taşlara basanlara güveniyorum. O sebeple yabancılarla konuşanları da hep sevdim. Taksi şoförüyle, okulda çocuğunun çıkışını bekleyenle, asansörde yukarı çıkanla konuşanlara hep hayran oldum. O sessizliği kırabilen ruh kasına sahip oldukları için. Yabancılarla konuşmak, belki de kendini ilk kez tanıtmak için sana verilen en büyük fırsattır kim bilir. Bir gün bir taksiden inersin ve inerken ne annene ne terapistine ne de en yakın arkadaşına söylemediğin bir şeyi söylediğine şaşarsın. Kendinden bunu duyduğuna
Her şey Japon imparatorunun en sevdiği fincanının kırılmasıyla başlamış. Tamir için Çin’e göndermişler ama döndüğünde gelişigüzel yapışmış kırık bir fincanmış artık. Bunun üzerine Japon imparatoru, ülkedeki en iyi zanaatkarı çağırıp, fincanı göze güzel gözükecek şekilde tamir etmelerini istemiş. Onlar da kintsugi’yi bulmuşlar. Kırık fincanı yapıştırdıktan sonra, kırıkların aralıklarını vernik ve altın tozuyla doldurmuşlar. Kintsugi de, kusurların sanatı olmuş o günden sonra. Fincandaki altın yollar, artık fincanın hikayesini anlatır olmuş. Onu diğer fincanlardan benzersiz kılmış. Dikkatle bakan, o altın çizgilerde akan nehirler, meyve veren ağaçlar, samuray kılıçları görmüş. Fincan kırılıp, kintsugi metoduyla yapıştırıldığında, eskisinden güzel ve değerli oluyormuş. Biz de kendimizi, kırıldığımız yerlerden altın tozuyla verniklesek? Birbirimizin yarıklarına altın tozu döküp, yapıştırsak... Avuçlarımızdaki izler gibi, kalbimizde de altından yollar olsa. Hatalarımızdan yapılsa. Kusurlarımızdan yapılsa. Dikkatsizliğimizden. Ağzımızdan dökülüvermiş kelimelerimizden. Sonra onları olmamış gibi yapıp, tutturmaya çalışacağımıza, aralarına altın tozu döküp tuttursak. Hatanın, kusurun, dikkatsizliğin de kıymeti olsa. Anlatacakları olsa. Oturup dinlesek, masal dinler gibi... Nasıl ki, hikayede çatışma şart, hayatta da olduğunu kabullensek. Saklamasak da, tam tersi parıl parıl parıldatsak? Benim içime pansuman gibi geldi bu kintsugi sanatı. Sanki yarıklarımdan altın sular doldurdu içimi çizgi çizgi. Parmağımla takip ettim, bütün olanları. Bir labirentte çıkışı arar gibi. Bir yandan da okşar, iyileştirir gibi. Bu kase benim. Bazen dikkatsizce düşmüşüm, bazen bir çekiç kırmış, bazen durmaktan çatlamışım. Başka bir şarkıda diyor ya “Kırıldım ama o tarafı duvara yasladım” diye. İşte