‘Maria gibi bir problemi nasıl çözersin?’
Dün “Maria” filmini izlerken bunu düşündüm.
Maria Callas gibi kadınları düşündüm.
Kendimi kadınlık parantezinde düşündüm. Film, Maria Callas’ın son bir haftasına götürüyor bizi.
Bütün o La Scala geceleri, Viyana’da ayakta alkışlarla biten gösteriler, Paris’te herkesin ona baktığı partiler, flaşlar, alkışlar, tebrikler...
Hepsi geride kalmış. Unutulmuş bir Maria ne yapar? Sesi gitmiş bir Maria ne yapar? Spot ışığı takip etmediğinde nereye gidersin?
Çenesini hep yukarıda tutmak isteyen kadınlar, güzellik ve yetenek onları terk ettiğinde ne yöne bakar...
Gitgide gölgelenen geçmişlerine mi, arkalarında havai fişekli bir lunapark gibi parıldayan geçmişlerine mi, aynada gençliği her gün biraz daha solan yüzlerine mi?
Çenesini hep yukarıda tutmak isteyen kadınlar, boynunu büküp kamburlaşan kadınlardan daha mı iyi yaparlar?
Evet bunu düşündüm. Piyanonun yerini her gün değiştirtip duruyor Maria evdeki yardımcılarına.
Bir o pencerenin önü, bir bu pencerenin önü.
Aslında bir türlü yerleştiremediği içindeki Maria La Callas.
Artık o sadece Maria. La Callas onu terk etmiş.
Tiyatroda sesim çıkar mı diye gittiği gizli provalarındaki piyanistin dediği gibi: Bugün sesinizde Maria’yı duydum, La Callas yoktu.
Maria’yı Maria yapan sesindeki o dramaydı en çok.