Başkaldırıdan doğmuş ölçü ancak başkaldırıyla yaşanabilir. Sürekli olarak beliren, usça dizginlenen bir değişmez uzlaşmazlıktır. Ne olanaksızı yenebilir ne dipsiz uçurumu. Onlarla dengelenir. Ne yaparsak yapalım, ölçüsüzlük insanın yüreğinde, yalnız köşesinde yerini hep koruyacaktır. Hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız. Ama görevimiz bunları yeryüzüne salıvermek değildir; ister kendi içimizde olsunlar, ister başkalarında, onlarla savaşmaktır.
Kunduracılar toplumunu Shakespeare'in yönetmesi bir haksızlık, üstelik bir ütopya olurdu. Ama kunduracılar toplumunun Shakespeare'den vazgeçtiğini ileri sürmesi de o ölçüde yıkım olur. Kunduracısız Shakespeare zorbalığa suçsuzluk kanıtı sağlar. Shakespearesiz kunduracı da zorbalığı yaymaya yardım etmedi mi zorbalığa yem olur. Her yaratım efendi ve köle dünyasını yoksar. İçinde yaşamımızı sürdürdüğümüz toplum, zorbalarla kölelerin bu iğrenç toplumu, ölümü de değişimi de ancak yaratma düzeyinde bulacaktır.
Gerçekten de, Feuerbach, Hegel'e bile karşı çıkarak insanın yediği şeyden öte bir şey olmadığını kesinleyecek, düşüncesini ve geleceği şöyle özetleyecektir: ''Gerçek felsefe felsefenin yadsınmasıdır. Hiçbir dindir benim dinim. Felsefem de hiçbir felsefe.''
Fark, temel fark, Nietzsche'nin üstün insanı beklerken var olana, Marx'ınsa oluşana evet demeyi önermesidir. Marx'a göre, tarihe uymak için boyunduruk altına alınması gereken şeydir doğa, Nietzsche'ye göreyse, tarihi boyunduruk altına almak için uyulan şey. Hristiyan'ın Helen'den farkıdır bu.