Uçakların gelişi geçişi, köylüleri eğlendiriyor. Hepsi sırtlarını duvara dayayıp, ağızları bir karış açık seyrediyorlar ve bir, "Vıyy vıyy vıyy, anacığım!"dır gidiyor. "Görüyon mu, bu daha büyük", "Yok, yok, o daha büyük", "Bu öndeki hızlı uçuyor", "Öbürü daha ağır geliyor" derken bazısı baş aşağı inecek gibi olunca, gene hepsi bir ağızdan, "Aman aman, düşüyor..." diye bağrışıyorlar.
Sanki, düşecek olan babalarının oğluymuş gibi... Öyle bir kızıyorum, öyle bir kızıyorum ki, yerimde duramıyorum. Adamakıllı bir silâhım olsa köyün ortasında durup bu sırnaşık, bu palavracı pervanelere doğru çekeceğim; fakat benim, bir çifteyle bir brovning tabancasından başka silahım yok.
Bir gün, Bekir Çavuş'a verdiğim söze rağmen, kendimi tutamadım:
—Ayıptır. Düşman böyle seyredilmez, dedim.
Kümenin içinden bir ses:
—N'olacak, bize dokunmuyor ki, dedi.
Bunun üzerine, keyifleri bozulmuş insanlar gibi homurdanarak dağıldılar. İçlerinden yalnız Salih Ağa pabuçlarını sürükleyerek benden yana geldi. Sırıtarak ve biraz da hışmımdan korkarak:
—Sen öyle diyon emme, bunların bize faydası oldu. Görmüyon mu, hiçbir yanda kargalardan iz kalmadı. Harman yerinde, tahılı hep yirlerdi.
Başımı çevirip yüzüne sert sert bakınca dondu kaldı. Benden dayak yediği gündeki gibi solumağa başladı. Yanından uzaklaştım, gittim.