İçinde yaşadığınız dünyayı bildiğinizi zannedersınız. Onu hissedebiliyorsanız, ona dokunabiliyor, kokusunu ve tadını alabiliyorsanız biliyor olmanız da gerekir. Kendi kendinize gökyüzünün mavi olduğuna ilişkin basit bir gerçeğin üstüne hayatınız pahasına bahse girebileceğinizi söylersiniz. Sonra bir gün biri çıkagelir ve kendinden çok emin tavırla yanıldığınızı söyler. “Mavi,” diye diretirsiniz, “Okyanus gibi mavi Balına gibi mavi. Kızımın gözleri gibi mavi.” Ama o kişi başını iki yana sallar ve diğer herkes de ona destek olur. “Zavallı kızcağız,” derler, “Bütün bunlar - okyanus, balina, kızın gözleri- hepsi yeşil. Karıştırmışsın. Baştan beri yanlış biliyormuşsun.
Neden buna “kaybolmak? dediklerini bilmiyorum. Yanlış bir sokağa döndüğünüzde, kendinizi bir tel örgüyle biten ya da kumluk araziye dönüşen bir çıkmaz sokakta bulduğunuzda bile bir yerdesinizdir. Sadece olmayı beklediğiniz yer değildir orası.
Zorunda kalırsanız koca hayatınızı tek bir bavula sığdırabilirsiniz. Gerçekten neye ihtiyacınız olduğunu kendinize sorarsanız, sonucun hiç de hayal ettiğiniz şekilde olmadığını göreceksiniz: yarım kalmış işlerinizi ve faturaları ve günlük takviminizi anında bir kenara atacaksınız ki, yağmurlu havalarda giydiğiniz kalın pijamalara, çocuğunuzun hediye ettiği kalp şeklindeki taşa ve ilk âşık olduğunuz günlerde okuduğunuz için her Nisan ayında yeniden elinize aldığınız yıpranmış romana yer açılsın. Anlarsınız ki asıl önemli olan bunca yıldır biriktirdikleriniz değil, yanınızda taşıyabileceğiniz birkaç şeydir.