Nilgün Marmara... Küçüklüğümden beri ne zaman ismini duysam, görsem bir ürperti hissederim tüm vücudumda. Hep uzaktan sevdim seni. Bir dergi kapağında boy boy fotoğraflarını görsem kaçardım. Bir yazını görsem hemen atlardım. Kendime hiç itiraf edemedim yalnızlığımı. Sanki bunu sen bana itiraf edecektin, korkardım. Çünkü senin bana göstereceğin yalnızlığın insanlarla bir ilgisi yoktu. Kendimizle ilgili olan bir yalnızlıktı bu. Ait olamamakla ilgili bir yalnızlık.
Kendimi bildim bileli yazarım her yere. Kitap köşelerine, defterlere, küçük not defterlerime, günlüğüme... Yazmak güzel bir şey derler hep. İçimizi dökermişiz. Senin doktorun sana yazmayı bırakmanı söylemişti değil mi Nilgün Hanım? Sen yine de bırakamamıştın. Çünkü sen yazdığın müddetçe nefes alıyordun. Yazmayı bıraktığında ise nefes almaya artık ihtiyacın yoktu. Sen çok güzeldin ve kuş koymalarına gerek yoktu yoluna. Sen sonsuzluğa kanat çırpan kuş olmalıydın...
Sylvia Plath'ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi adlı tez çalışmasında Plath ile nasıl bir bağ kurduğunu görüyoruz. Peki ya benim gibi birçok insanın seninle nasıl bir bağ kurduğunu biliyor musun Nilgün Hanım? Bizler de bu çarkın birer dişlisiyiz. Ece Ayhan senin için "dünyaya yaralı" der. Bende dünyaya yaralıyım. Seni okudukça kendi günlüğümü okur gibi oluyorum. İçimde konuşuyorsun sanki. İç sesim senin sesindi. Sayfaları çeviren el benim değil senin ellerindi.
"Bir de körler var kuşkusuz, kuşkusuz. Hep karanlıkta düşünürler." Elimizden alınan buydu bizlerin -sız, -siz ekleri... Yaşamsız, dünyasız, sevgisiz, umutsuz, güzelliksiz ve hayatsız... Yaşamı hissedemeden yaşamaya çalıştık hep. Körlerin karanlıkta düşünmesi, dilsizlerin en acıklı şarkılarını söyleyememesi gibi...
Nasıl da biliyordun ölümsüzlüğü, ölümün sözcükleri yaşattığını